Dienstag, 31. Mai 2011

SÜRYANİ ÇALIŞMALARI SEMPOZYUMU

ARTUKLU ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ PROF. DR OMAY: ''ÇOK DEĞİL, MESELA BUNDAN ON YIL ÖNCE, ÜLKEMİZDE BUNLARI KONUŞMAK VE HAYATA GEÇİRMEK EPEYCE ZORDU''


Mardin'de ''Kültür, Dil ve İnanç: Bir Köprü Olarak Süryani Çalışmaları'' sempozyumu düzenlendi.

Mardin Artuklu üniversitesi (MAÜ), Avusturya Büyükelçiliği ve PRO-ORIENTE Vakfınca Atatürk Kültür Merkezinde düzenlenen ''Kültür, Dil ve İnanç: Bir Köprü Olarak Süryani Çalışmaları'' sempozyumunun açılışında konuşan Avusturya'nın Ankara Büyükelçisi Heide Maria Gürer, MAÜ'nün Türkiye'de Süryani araştırmalarını başlatan ilk üniversite olduğunu, emeği geçenlere teşekkür ettiklerini söyledi.

İlk Süryani kapsamlı İncili'ni 1555 yılında bin kopya olmak üzere Viyana'da bastırıldığını, ayrıca Süryanilerin kutsal kitabının da Avusturya kütüphanesinde bulunduğunu ifade eden Gürer, ''Bu seminer aynı zamanda Avusturya'nın farklı kültürler, mezhepler, halklar ve dinler arasındaki diyalog çabalarının bir göstergesidir. Antakya ve Suriye bölgesinden Avusturya'ya göç yaşandı. Henüz kısa bir süre önce Hatay'da sadece Rum Ortodoksların yaşadığı bir köyü ziyaret ettim. Sadece bu köyden toplam 46 aile Avusturya'ya göç etmişlerdir. Avusturya eskiden beri dinlerin birbirleri ile kaynaştığı bir merkez olmuştur. Avusturya okullarında aynı zamanda İslam dini dersleri de sunulmaktadır. İslam cemaatlerinin kendilerine ait eğitim kurumları bulunmaktadır'' dedi.

REKTÖR OMAY

MAÜ Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay ise konuşmasına Süryanice selamlamayla başladı. Omay, bugünün çok önemli olduğunu, Mardin'de önemli bir akademik toplantıya ev sahipliği yaptıklarını söyledi.

''Ortadoğu'daki komşularımızla aramızdaki sınırların kültürel anlamda bizi tehdit etmediğini haykırdığımız, önemli bir buluşmayı daha gerçekleştiriyoruz'' diyen Omay, Mezopotamya topraklarının, Turabdin'in en kadim, en medeni toplumlarından biri olan Süryanilerin, dünya medeniyetine katkılarını konuşacakları ilmi bir mecliste olduklarını anlattı.

Omay, 5 bin yıllık bir geçmişe ve Hz. İsa'nın ilk müminlerinden olma şerefini taşıyan Süryanilerin, bu köklü ve zengin geçmişleriyle, insanlık tarihine ve onun muazzez bir unsuru olan İslam medeniyetine, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasına büyük katkıları olduğunu belirterek, şöyle konuştu. ''Süryani kültürü ve medeniyetinin katkıları konusunda aklıma ilk gelen, bu topraklarda, tarihin ilk üniversitesini kurmuş olmalarıdır. Nusaybinli Mor Yakup ve onu öğrencisi Mor Afrem'in çabaları bu anlamda çok mühimdir. Yine Süryanilerin ortaya koyduğu tercüme faaliyetleri, bütün dünyaya ilmin ve irfanın nurunu yaymıştır. Yunan felsefesinin İslam dünyasına aktarılmasında, büyük bir pay sahibi olan Süryaniler'in felsefi eserleri Arapça'ya ve Süryanice'ye çeviri hareketi hatırlanması gereken çok önemli hususlardandır. Üniversitemizin de, Süryani dili ve kültürünün tetkiki için attığı önemli adımlar var. Ortadoğu'daki dillerin, toplumların ve kültürlerin tetkiki, Üniversitemizin başlıca ilgi alanlarından olmuştur. Bu kapsamda, Türkiye'de Yaşayan Diller Enstitüsü çatışı altında bu kültürün araştırılması için, bir mastır programı açma çalışmalarımız devam ediyor. Ayrıca kurmayı düşündüğümüz teoloji fakültesinde, ülkemizdeki ilahiyat fakültelerinden farklı bir yaklaşımla araştırma çalışmaları yapacağız. İtiraf etmek gerekir ki, çok değil, mesela bundan on yıl önce, ülkemizde bunları konuşmak ve hayata geçirmek epeyce zordu. İlmi hürriyet anlamında, üniversitelerimiz de, ülkemizdeki demokratikleşme ve şeffaflaşma rüzgarından nasibini alıyor.''

FİLÜKSİNOS SALİBA ÖZMEN

Mardin ve Diyarbakır Metropoliti Mor Filüksinos Saliba Özmen, sempozyumumun Mardin’e yapılamasının kendilerini çok sevindirdiğini ifade etti. Mardin ve Diyarbakır Metropoliti Mor Filüksinos Saliba Özmen de, sempozyumun Mardin'e yapılamasına çok sevindiklerini belirterek, ''Mardinli Muşe (Musa) bizim için çok önemli bir şahsiyettir. Mardinli Muşe'nin hayat hikayesini, çalışmalarını burada Mardin'de ana vatanda irdelenmesi, konuşulması tozlu raflardan indirilmesi benim için büyük bir onur ve mutluluktur'' dedi.

PRO-ORIENTE Vakıf Başkanı Dr.Johann Marte ise Mardin'in kültür miras enginliğinin kendilerini çok etkilediğini, sempozyum dinler arsındaki zenginleştirici diyaloğunu vurguladığını belirtti.

Mardinli Musa'nın el yazması kitabının dijital çalışmasını Milli Kütüphanelerinin internet sayfasından ücretsiz indirilebileceğini bildiren Marte, '' Mardinli Musa bu ilk basım olan Süryani kitabın basımını o zamanki Roma İmparatoru 1. Ferdinand'a ithaf etmiştir'' diye konuştu.

AK Parti Mardin Milletvekili Adayı Muammer Güler de, Mardin'de farklı bir yapının olduğunu, Süryaniler ile sütkardeşliğinin bile yaşandığını kaydederek, bazı kesimlerin aradaki kardeşliği bozmayı istediğini buna dikkat edilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Açılış konuşmaların ardından Filüksinos Saliba Özmen’in yönettiği "İncil" oturumuna geçildi. Oturumda Assist.Prof. Aho Shemunkasho ve Prof. Dr. Abdul Massih Saadı tebliğler sundu. Assist.Prof. Aho Shemunkasho "Mardin'li Musa ve Avrupa'da Süryanice Çalışmaların katkısı" konulu yaptığı sunumda " Mardin'i Musa'ya ve Avrupa'da Süryanice Çalışmalarının başlangıcında oynadığı önemli röle odaklanmadan önce, kısaca 15. ve 16. yüzyılın tarihsel ortamına değinmek istiyorum. Mardinli Musa, Osmanlı imparatorluğu’nun bölgesel, ekonomik ve kültürel açıdan yükselişe geçtiği 16. Yüzyılda yaşadı. Patrik, Musa'yı Avrupa'ya gönderme kararı aldı, ne de olsa o bilge bir din adamıydı. Musa, Qaluq köyünde doğmuştu. Girişte yer alan alıntıdan öğrendiğimiz üzere, kendisini Mardin şehrinin hemen yanındaki Sawro (Savur) bölgesinden Beth Nahrin'li (Mezopotamya) rahip isaac'ın oğlu olarak tanımlamaktadır. Annesinin adı Heleni idi. Üç kardeşi vardı: rahip Barsaumo, Shem'un, ve YeshiT. Musa 8 yaşında iken, bir yılan tarafından ısırıldı, bunun sonucunda işaret parmağını ve sağ elindeki üçüncü parmağının tam kullanımını kaybetti. Yine de birkaç el yazmasını kaleme almayı başarabilmişti.Avrupa'ya gelirsek, Musa Süryani toplulukları için Süryanice Kapsamlı İncil bastırmakla sadece görevini yerine getirmekle kalmamış, aynı zamanda Kutsal Kitap'ın aslını soran hümanistlerden doğan boşluğu da doldurmuştur. Hümanizm akımıyla, batılı alimler antik metinleri orijinal dillerinde çalışmayı talep etmişlerdir. Kutsal Kitap'a gelince, ibranice ve Yunanca öğrendiler ve Mardinli Musa döneminde Süryanice öğrenmeye başladılar, çünkü Süryanice bir Arami dili İsa’nın dili olarak görülmektedir."

Sempozyuma Avusturya Büyükelçisi Heide Maria Gürer, MAÜ Rektör Prof.Dr. Serdar Bedii Omay, PRO-ORIENTE vakıf Başkanı Dr.Johann Marte, İstanbul Eski Valisi Ak parti Mardin milletvekili adayı Muammer Güler, Mardin ve Diyarbakır Metropoliti Mor Filüksinos Saliba Özmen, Mardin AÜ ve Avusturya Slazburg üniversitenden öğretim üyeleri ve Mardin ile bölgedeki Süryani dini liderleri katıldı.

Sempozyumun arından Gazeteci Adnan Avuka’nın ceylan derisi ve Altınsu ile 12. asırda meydana getirilen İncil’in fotoğraflarının yer aldığı " hoşgörü ve Mardin" sergisinin açılışı yapıldı. Katılımcılar sergiyi gezerek Avuka’dan bilgi aldı.

habermardin.com / 30.05.2011

ymposium: Bir Köprü Olarak Süryani Çalışmaları' Mardin Sempozyumu

Süryani Metropolit, 'Süryanice Türkiye için Büyük Zenginliktir'


Mardin'de düzenlenen 'Kültür, Dil ve İnanç.

Mardin'de düzenlenen 'Kültür, Dil ve İnanç: Bir Köprü Olarak Süryani Çalışmaları Sempozyumu'nda konuşan Süryaniler'in Mardin-Diyarbakır Metropoliti Saliba Özmen, "Süryanice eğitimi sadece bizim değil hem Mardin'in, hem de Türkiye'nin ihtiyacıdır. Çünkü M. Ö. 3-4 bin yılına giden bir mazisi var. Şimdi Süryanice'nin burada, kendi anavatanında okutulması hep bizim için, hem de Türkiye için büyük bir zenginliktir" dedi.

Mardin'deki Artuklu Üniversitesi, Avusturya'nın Ankara Büyükelçiliği ve merkezi Avusturya'nın başkenti Viyana'da bulunan ve Katolik dünyası ile Ortadoks dünyasının birbirine yakınlaşması amacıyla kurulan Pro-Oriente Vakfı işbirliğiyle düzenlenen 'Kültür, Dil ve İnanç: Bir Köprü Olarak Süryani Çalışmaları Sempozyumu', Atatürk Kültür Merkezi'nde yapıldı. Sempozyuma Avusturya'nın Ankara Büyükelçisi

Heidemerria Gürer, Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay, Pro-Oriente Vakıf Başkanı Dr. Johann Marte, Süryaniler'in Diyarbakır-Mardin Metropoliti Saliba Özmen, Adıyaman Metropoliti Melki Ürek, Papaz Gabriyel Akyüz, Mardin Müftüsü Mehmet Kızılkaya, AK Parti Mardin Milletvetvekili adayı Muammer Güler ile yerli ve yabancı davetliler katıldı. Sempozyumun açılış konuşmasını Türkçe yapan Avusturya'nın Ankara Büyükelçisi Heidemerria Gürer, Süryaniler'in kültürünü gün ışığına çıkarmak için birçok çalışmaya imza attıklarını söyledi. Gürer, şöyle konuştu:

"Bizler her zaman dinlere karşı bir saygı içerisinde olmuşuz. 1912 yılında Avusturya da İslam dini ilk defa bir Avrupa ülkesinde resmi din olarak kabul edilmiştir. Sadece Süryaniliğe değil İslamiyet açısından da Avusturya ilklere imza atmış. Avusturya'da İslam dini okullarda resmi din olarak okutulmaktadır. Bunun Avrupa'da başka bir örneği yok. "


OMAY: "10 YIL ÖNCESİ BUNLARI KONUŞMAK ZORDU"

Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay, üniversitede kurdukları İlahiyat Fakültesi bünyesinde Süryani Dili ve Kültürü Bölümü'nü kurma çalışmalarının son aşamaya gelindiğini söyledi. Prof. Dr. Omay, "Ortadoğu'daki dil, toplum ve kültürlerin tetkiki, üniversitemizin başlıca ilgi alanlarından olmuştur. Bu kapsamda, Türkiye'de Yaşayan Diller Enstitüsü çatısı altında bu kültürün araştırılması için, bir mastır programı açma çalışmalarımız devam ediyor. Ayrıca kurmayı düşündüğümüz teoloji fakültesinde, ülkemizdeki ilahiyat fakültelerinden farklı bir yaklaşımla araştırma çalışmaları yapacağız" dedi. Prof. Dr. Serdar Bedii Omay, şöyle dedi:

"İtiraf etmek gerekir ki, çok değil, mesela bundan 10 yıl önce, ülkemizde bunları konuşmak ve hayata geçirmek epeyce zordu. İlmi hürriyet anlamında, üniversitelerimiz de, ülkemizdeki demokratikleşme ve şeffaflaşma rüzgarından nasibini alıyor. Yunan felsefesinin İslam dünyasına aktarılmasında, büyük bir pay sahibi olan Süryaniler'in felsefi eserleri Arapça'ya ve Süryanice'ye çeviri hareketi hatırlanması gereken çok önemli hususlardandır. Bugün, burada zaten bu önemli dönüm noktalarını, Mezopotamya ve Anadolu'da yaşayan halkların, müspet mânâda, birbirini nasıl etkilediklerini dinleme imkanını bulacağız. "

Süryaniler'in Mardin-Diyarbakır Metropoliti Salibe Özmen, Süryanice dilinin özellikle M. S. ilk dönemlerinde özellikle Nusaybin Üniversitesi sayesinde büyük ün saldığını söyledi. Özmen, şöyle dedi:

"Nisibin Akademisi, o zaman dünyanın en büyük üniversitesiydi. Buralarda tabii Süryanice öğretiliyordu. O zamanki şartlarda Yunanca da vardı sonra Arapça da piyasaya çıktı. İşte bizim bölgedeki manastırlarda özellikle resmi olmayan yollardan eğitim veriliyordu. Halen de bu eğitimler devam ediyor. Bu eğitimlerin sosyal ve ruhsal bazda çok büyük etkisi oldu. Umudumuz o ki resmi olsun veya resmi olmayan yönetmelerle olsun insanlar okusun ve güzel yerlere gelsin. Ben inanıyorum ki, bizim üniversite sayesinde insanlar bilgilendikçe, iyi bir yere geldikçe, hem sosyal anlamda hem de finansal anlamda da iyi bir yerlere gelecektir. Süryanice eğitimi sadece bizim değil hem Mardin'in, hem de Türkiye'nin ihtiyacıdır. Çünkü M. Ö. 3-4 bin yılına giden bir mazisi var. Şimdi Süryanicenin burada kendi anavatanında okutulması hep bizim için, hem de Türkiye için büyük bir zenginliktir. "


"ANNELERİMİZ SÜTLERİNİ BİLE PAYLAŞIYORLARDI"


Güler, bölgede derin bir medeniyetin mirasını taşıyan Süryani varlığının kendileri açısından hem zenginlikleri hem de ülkenin bütünlüğünü sağlayan bir unsur olduğunu ifade etti. Güler, şöyle devam etti:

"Onlar bir azınlık değillerdir, özellikle vurgulamak istiyorum. Süryani cemaati bizde asla bir azınlık değildir, böyle bir statüye asla istememişlerdir. Bu memleketin devletin asli unsurlarıdır. Bunu özellikle belirtmek isterim. Esasen hükümetin de devletinde yaklaşımı bu şekildedir. Son anayasa çalışması da demokratikleşme çalışmaları bunun göstergesidir. Devletin bakış açısı eşit vatandaşlık ilkelerine dayalıdır. Biz devletin olarak birçok farklı unsur bir arada uzlaşı içerisindeyiz. Ortak bir hedef doğrultusunda birleştiğimiz için bu ülkede zenginliklerimizi koruyabildik. Demokratikleşme çalışmalarına en büyük katkıyı Mardin Artuklu Üniversitesi sağlamıştır. "

Açılış konuşmalarından sonra İncil, felsefe ve tarih konulu üç ayrı oturumda Süryanilerin kültür, dil ve inançları değişik üniversitelerden gelen akademisyenler tarafından sunumlarla anlatıldı.

AA, NG - Mardin (Doğan Haber Ajansı) 30.05.2011 15:51
http://www.sondakika.com/haber-suryani-metropolit-suryanice-turkiye-icin-buyuk-2761953/

Baska haberler:
http://www.artuklu.edu.tr/Etkinlikler.asp?Id=263

http://www.mardin.gov.tr/

http://www.sondakika.com/

http://www.nevsehirmedya.com/

Tarihleri, kültürleri ve inançlarıyla Süryaniler

NAİM DİLMENER


'Süryaniler' kitabı, işe 'sıfır noktası'ndan başlıyor. 'Köken'den giriyor; Antakya, Roma, Milano'dan geçiyor, Mezopotamya'yı kucaklıyor, Mardin ve Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu üzerinden de İstanbul'a ve başka metropollere ulaşıyor.

Son beş-on yıldır, bu toprakların geçmişine/tarihine daha fazla ilgi duyar, giderek daha çok şey öğrenmek ister olduk. Bunu yapmaya başladığımızda da ilk karşılaştığımız sözcük ya da isimlerden biri ‘Süryani’ oldu... Çoğu insan için ‘Süryani’ bir ‘din’ demekti, Hıristiyanlığın bir mezhebi ya da. Doğru değildi bu ama çok da yanlış sayılmazdı. Çünkü ilk Hıristiyanlardandı Süryaniler ve tam da bu nedenle zaten, Süryani, Kadim olarak da anılmaktaydılar. Ama esas mevzu şuydu: Bir ‘ırk’tı Süryaniler; Türk gibi, Kürt gibi, Rum ya da Ermeni gibi. Dinden/Hıristiyanlıktan önce bu gelmeliydi orta yere ama öyle olamıyordu ne yazık ki. Ama işte, önce ‘mozaik’ ardından da mozaiğin unsurlarından konuşmaya başladık ve her şey bir bir netleşmeye başladı. ‘Köken’ ve ‘dil’ her şeyden önce gelmekteydi; ‘din’den bile önce. Din hiç şüphesiz, kökeni de/dili de etkilemiş, hatta değiştirmiş, farklılaştırmış, dönüştürmüş olmalıydı. Ama bu topraklarda milattan önceki yıllarda da Süryaniler (başka ırk ve gruplarla birlikte) vardı ve bu toprakların, ‘bereketli topraklar’ kılanabilmesi yolunda, onlar da herkes kadar (belki herkesten de fazla) çaba harcamış, bu konuda ellerinden geleni yapmıştı. Bütün bunların (zoraki ya da rahat ve huzur içinde, farketmez) konuşulabiliyor olması, bu alandaki ‘yazılı tarih’in de artmasına sebep oldu. Yakup Tahincioğlu’nun ‘Tarihleri, Kültürleri ve İnançlarıyla 5500 Yıldır Bu Topraklarda Yaşayan Süryaniler’, bu alandaki çalışmaların/çabaların en son örneği.

Binlerce yıl öncesine dayanan tarihin büyük bir kısmı, mecburen sözlüydü ve yazının keşfi dahi, bu sözlü kısmın büyük bir kısmını kağıda aktarmaya yetmemişti. Bugün gelinen nokta ise şu: Çok sayıda Süryanice metin, orijinal dilinde yeniden basılmayı ve başta Türkçe olmak üzere, farklı dillere çevrilmeyi bekliyor. Bu beklenmekteyken de, yepyeni kaynaklar, Türkçe yazılmış/yayımlanmış kitaplar giriyor devreye.

5500 yıldır bu topraklarda

Mardin kökenli Tahincioğlu ailesinin bir ferdi olan Yakup Tahincioğlu, bir kısmımız için tanıdık bir isim. Şeker ve çikolata alanının önde gelen firmalarından Kent’in kurucularından olan Yakup Tahincioğlu, yıllar yılıdır en ufak bir karşılık ya da jest beklemeden bir nefer gibi çalışmakta; Süryaniler için de, doğup büyüdüğü Mardin için de. Her şeyin ‘saklanmak’, olmadı ‘göze batmamak’ üzerine kurulu olduğu o 50 ve 60’lı yıllarda bile, Yakup Tahincioğlu (ve ailesinin tamamı) göğsünü gere gere kökenlerinden/özelliklerinden söz etti, bu konuda sessiz kalmadı.
450 sayfayı bulmuş ‘Süryaniler’ kitabı, tabiri caizse işe ‘sıfır noktası’ndan başlıyor. ‘Köken’den giriyor; Antakya, Roma, Milano’dan geçiyor, bütün bir Mezopotamya’yı kucaklıyor, Mardin ve Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu üzerinden de İstanbul’a ve dünyanın başka metropollerine ulaşıyor. Kitabın omurgası, Süryanilere dayatılan ‘yaşam şekli’nin mecburi sonucu olan göç yollarını takip ediyor, bir bakıma. Başlar, ilerlerken de, Süryanilerin o uygarlığı kendi elleriyle kurdukları milattan önceki ve sonraki zamanları ince ince, ayrıntılı ayrıntılı anlatıyor, sıralıyor. Hıstiyanlığı topluca kabul eden ilk ırk olmanın (ki bu nedenle, Süryani Kadim olarak adlandırılmışlardır) getirdiği zorluklar da yer almakta Tahincioğlu’nun kitabında; olumlu anlamda sebep olduğu değişim ve dönüşümler de. Ama öncesi ya da sonrası farketmez, kitabın en önemli meziyeti, bu toprakların böylesine bereketli kılınabilmesinin en önemli unsurlarından birinin Süryaniler olduğunu net bir biçimde ortaya çıkarıyor olmasıdır.

Aslında bir destan

Kaç bin yıldır bu toprakları ekmiş/biçmiş, kaç bin yıldır bu toprakları bereketli kılmak için çabalamış, kaç bin yıldır hayatı hep daha iyi ve daha güzele (ç)evirmeye gayret etmiş Süryaniler’in zenginliklerle dolu tarihi, Yakup Tahincioğlu’nun kaleminden daha da zenginleşmiş/daha da anlam kazanmış. Bilimden sanata, tıptan mühendisliğe kadar her ama her alanda mükemmel işlere imza atmış; bu mükemmel işleri/buluşları, köyden şehir yaşamına geçme/birlikte yaşamayı daha sosyal ve cazip kılma niyetiyle gündelik hayata acilen aktarmış/yaygınlaştırmış Süryanilerin tarihi, aslında bir destan. Milyonlarca çelebi insanın iş ve güç birliği içinde yarattığı/yazdığı bir destan.

SÜRYANİLER, Yakup Tahincioğlu, Boutique Yayıncılık, [Istanbul] 2011, 450 sayfa, 20 TL.

Kaynak: Radikal, 27/05/2011

Sonntag, 29. Mai 2011

Ein Christ ins Parlament? Türkei steht vor historischem Schritt

Istanbul (APA) - Der Name Erol Dora ist den meisten Türken kein Begriff. Und doch könnte der 47-jährige Rechtsanwalt schon in wenigen Wochen für eine historische Sensation in dem EU-Bewerberland sorgen. Als erster christlicher Politiker sei einem halben Jahrhundert hat Dora realistische Chancen, nach der Parlamentswahl am 12. Juni in die Volksvertretung von Ankara einzuziehen.

Das wird auch Zeit, meint Dora. „Seit den 1960ern gab es keinen christlichen Parlamentsabgeordneten mehr“, sagte der Anwalt kürzlich. „Ich finde das nicht normal.“ Dora ist einer von etwa 13.000 syrisch-orthodoxen Christen in der Türkei. Die traditionelle Heimat der kleinen Minderheit, deren Mitglieder bis heute Aramäisch sprechen, die Sprache von Jesus Christus, liegt in der südostanatolischen Provinz Mardin. Dort stehen auch die uralten Klöster der syrisch-orthodoxen Christen; das wichtigste davon, Mor Gabriel, ist in den vergangenen Jahren durch einen Rechtsstreit mit dem türkischen Staat auch international bekanntgeworden.

Auch Dora stammt aus dem Südosten der Türkei, wenn er auch längst in Istanbul arbeitet. Geboren wurde er 1963 in einem kleinen, rein christlichen Dorf, das er als Neunjähriger verließ, um auf die Schule zu gehen. In den 1990er Jahren wurde die Ortschaft von den türkischen Sicherheitskräften im Krieg gegen die kurdischen PKK-Rebellen geräumt, die Einwohner verloren ihre Heimat und flohen teilweise bis nach Westeuropa, genau wie viele Bewohner von rund 3.000 anderen zerstörten Dörfern im Kurdengebiet.

Auch wegen dieses Schicksals ist Dora als Vertreter der Region glaubwürdig, wenn er in Mardin Wahlkampf macht. Dass er Christ sei, störe hier niemanden, berichtete er telefonisch aus Mardin. Die Provinz hat eine ethnisch und religiös bunt gemischte Bevölkerung, die Türken, Kurden, Araber, Muslime, Christen und Jesiden einschließt. „Wir leben hier seit Jahrtausenden zusammen“, sagte Dora. „Wenn hier jemand etwas gegen Christen hätte, dann hätte ich nicht kandidieren können.“

So offen für christliche Kandidaten ist der Rest der Türkei nicht unbedingt. Obwohl das Land offiziell eine säkuläre Republik ist, betrachtete der Staat die Mitglieder nicht-muslimischer Gruppen lange Zeit als potenzielle Verräter: Armenier und Griechen galten als Agenten feindlicher Mächte, Juden waren ohnehin suspekt, und auch die kleineren Minderheiten wie die syrisch-orthodoxen Christen hatten Probleme. Erst seit wenigen Jahren dürfen die Christen in der Türkei Kirchen bauen, auf einen eigenen Rechtsstatus als religiöse Gemeinschaften warten sie immer noch.

Ein armenischer Senator namens Berc Sadak Turan war in den 1960er Jahren der bisher letzte Volksvertreter christlichen Glaubens in der Türkei. Mitte der 1990er Jahre schickte eine konservative Partei den jüdischen Geschäftsmann Cefi Kamhi ins Parlament von Ankara.

Auch heute haben die großen türkischen Parteien noch Berührungsängste, wenn es um nicht-muslimische Politiker geht. Dora kandidiert in Mardin als offiziell parteiloser Kandidat, und zwar auf einer Liste, die von der Kurdenpartei BDP unterstützt wird. Die BDP will damit die in der Türkei geltende Zehn-Prozent-Hürde umgehen. Sie war die einzige Partei, die sich für den christlichen Anwalt interessierte. Bei der islamisch geprägten Regierungspartei AKP findet sich kein einziger nicht-muslimischer Kandidat für die 550 Plätze im Parlament, und auch die säkularistische Partei CHP fand für ihre einzige jüdische Kandidatin nur einen aussichtslosen Listenplatz.

Dora dagegen kann auf ein Mandat in Ankara hoffen: Die Provinz Mardin schickt fünf Abgeordnete in die Hauptstadt, und da hat er als unabhängiger Kandidat gute Chancen, dabei zu sein.

Wenn er erst einmal in Ankara ist, dann will er sich als Fürsprecher der Christen betätigen und generell für die Demokratisierung des Landes kämpfen, sagte Dora. „Ich will als Bürger der türkischen Republik mitarbeiten.“ Immerhin soll das neue Parlament eine neue Verfassung für das Land ausarbeiten. Auch für ein Ende des Kurdenkonfliktes will sich Dora in Ankara einsetzen. Schließlich möchte er eines Tages in sein Heimatdorf zurückkehren. „Wir wollen, dass der Krieg zu Ende geht. Wir sind doch alle Brüder.“

Tiroler Tageszeitung, Onlineausgabe vom Fr, 27.05.2011 13:58

Freitag, 27. Mai 2011

Türkei: GemeinsameTagung von Pro Oriente und Universität Mardin

Thema ist Bedeutung der altsyrischen Christen für christlich-muslimischen Dialog

Ankara-Wien, 27.05.2011 (KAP) Die Bedeutung der altsyrischen Christen für den christlich-muslimischen Dialog steht im Mittelpunkt einer Tagung, die von der ökumenischen Stiftung "Pro Oriente" gemeinsam mit der türkischen Artuklu-Universität am 30. Mai im ostanatolischen Mardin veranstaltet wird. Der Titel der Tagung lautet: "Kultur, Sprache und Religion: Altsyrische Studien als Brücke der Verständigung im Nahen Osten".

Mardin war seit frühchristlicher Zeit einer der Brennpunkte des syrischen Christentums; noch bis zum Ersten Weltkrieg und den folgenden kriegerischen Auseinandersetzungen in diesem Raum waren nahezu 50 Prozent der Bewohner Christen.

Auch heute ist die syrisch-orthodoxe Kirche in Mardin präsent. In dem wenige Kilometer vor der Stadt gelegenen Kloster Der-ul-Zafaran (das im Jahr 493 begründet worden war) residierte bis 1923 der syrisch-orthodoxe Patriarch von Antiochien.

Die "Pro Oriente"-Delegation unter Leitung von Präsident Johann Marte wird im Anschluss an die Tagung auch den Tur Abdin ("Berg der Gottesknechte") mit seinen syrisch-orthodoxen Klöstern - darunter das berühmte Kloster Mor Gabriel - besuchen.

Die Idee der Mardin-Tagung entstand im Vorjahr bei einer "Pro Oriente"-Konferenz in Istanbul. Ausgangspunkt war die Tatsache, dass der erste Druck der syrischen "Peschitta-Bibel" 1555 in Wien entstanden ist.

Das Manuskript dieser Bibelübersetzung, die auch heute sowohl in der syrisch-orthodoxen als auch in der assyrischen Kirche (Apostolischen Kirche des Ostens) im Gebrauch ist, befindet sich in der Wiener Nationalbibliothek. Es wird demnächst auch auf der Website der Nationalbibliothek publiziert.

Die Tagung in Mardin bedeutet auch einen Auftakt für die geplante Einführung eines Studiengangs für altsyrische Studien an der noch jungen Artuklu-Universität in Mardin. Den Lehrstuhl soll Prof. Abdul Massih Saadi übernehmen, der derzeit an der University of Notre Dame in South Bend (USA) lehrt. Unter den Lehrenden der Artuklu-Universität ist auch Historiker Ibrahim Özcosar, der vor kurzem eine Geschichte der syrisch-Orthodoxen Christen in Mardin im 19. Jahrhundert veröffentlicht hat.

Beide Wissenschaftler werden auch bei der gemeinsamen Tagung von "Pro Oriente" und Artuklu-Universität referieren. Aus Österreich sprechen Präsident Marte und der in Salzburg lehrende Patristiker und Kirchenhistoriker Aho Shemunkasho, der vom Tur Abdin stammt.

Weitere Referenten sind der niederländische Theologe Herman Teule (Nijmegen), der syrisch-orthodoxe Metropolit von Adiyaman, Mor Gregorios Melke Ürek und der örtliche Imam Ala-ad-din Sezer.

kathweb.at / 27.5.2011

Sonntag, 22. Mai 2011

Syrisch-orthodoxe Taufe von Jonathan As

Nur das Bad gefiel ihm nicht

Von Cedric Arndt

Der kleine Jonathan As wurde nach christlich-orthodoxen Grundsätzen in der St- Martin-Kirche getauft. Rund 60 Gäste nahmen an der Zeremonie Teil, die zwar nach strengen Regeln, aber dennoch in einer sehr freundschaftlichen Atmosphäre abgehalten wurde.


Zum Akt der Taufe legt der Priester Numan Dag den kleinen Jonathan in das Taufbecken. Dem Täufling schien es nicht recht zu gefallen und er verlieh seinem Unmut lautstark Ausdruck. (Bild: Arndt)


Euskirchen - Zahlreiche Verwandte der syrischen Familie As zog es am vergangenen Samstag aus ganz Deutschland nach Euskirchen, wo die Familie des kleine Jonathan As seine Taufe feierte. Obwohl die Veranstaltung in der St. Martin-Kirche stattfand, vollzog sich die traditionelle Zeremonie nach den Richtlinien des syrisch-orthodoxen Glaubens.

Schon seit vielen Generationen gehört die Familie As der orthodoxen Religionsgemeinschaft an. Die vor allem in Osteuropa vorherrschende Glaubensrichtung stellt mit geschätzten 225 Millionen Anhängern die drittgrößte christliche Gemeinschaft der Welt dar. Die orthodoxe Kirche versteht sich selbst als die ursprüngliche christliche Kirche, von der sich alle Übrigen im Laufe der Zeit abgespalten haben. Selbst die katholische Kirche soll demnach erst entstanden sein, als sich der orthodoxe Glaube bis nach Rom ausgebreitet hatte. Orthodoxes Oberhaupt ist deswegen auch nicht der Papst, sondern ein Patriarch.

Flucht nach Deutschland

Nachdem die Auseinandersetzung zwischen Türken und Kurden ihren Höhepunkt erreichte, mussten Jonathans Eltern, Süleymann und Güsel As, ihre damalige Heimat im Norden Syriens verlassen. Ihre Flucht endete schließlich in Deutschland, wo sie sesshaft wurden und eine Familie gründeten. Nach fünf Töchtern kam mit Jonathan im vergangenen Jahr der erste Sohn zur Welt. „Wir wollen auch unsere Kinder in dem Glauben erziehen, den uns schon unsere Eltern und Großeltern gelehrt haben“, erzählte die stolze Mutter Güsel As am Rande von Jonathans Tauffeier.

Rund 60 Gäste nahmen an der Zeremonie Teil, die zwar nach strengen Regeln, aber dennoch in einer sehr freundschaftlichen Atmosphäre unter der Leitung der beiden Priester Josef Dürsüm und Numan Dag abgehalten wurde. Der kleine Jonathan ließ das alles mit sehr großer Geduld und Neugierde über sich ergehen. Erst als er vor der versammelten Gemeinde ein Bad nehmen sollte, wurde ihm die Situation scheinbar ein wenig unbehaglich, was er lautstark zum Ausdruck brachte.

Heilige Ölung


Weder Fläschchen noch Schnuller halfen dem Taufpaten, Fehmi Isik, den Kleinen zu beruhigen. Nach der Taufe wurde Jonathan einer heiligen Ölung, Myrum genannt, unterzogen. Die erste Kommunion, die im orthodoxen Glauben einen festen Bestandteil der Taufe darstellt, bildete den Abschluss des feierlichen Zeremoniells.

Zu guter Letzt wurden alle Anwesenden zum gemütlichen Beisammensein in die Schützenhalle eingeladen, wo die Feierlichkeiten noch bis in den späten Abend anhielten

Kölner Stadt Anzeige, 22.05.11, 16:02h

Suryoyo Online Anmerkung: Die syrisch-orthodoxe Familie stammt aus der Türkei, und nicht aus Syrien. Süleyman As selbst stammt aus Hah.

Warum nicht aramäisch-syrisches Radio?


In Mardin rund tausend Kilometer weiter östlich sieht das der syrisch-orthodoxe Pater Gabriel Akyüz (Foto links: Thomas Klatt) nicht so düster. Er glaubt an die Demokratie und daran, dass sich auch die islamistische AKP nach ihrem erneuten Wahlsieg an die türkisch-demokatischen Rechtsnormen hält. Vor hundert Jahren waren im Tur Abdin nahe zur syrischen Grenze noch 70 Prozent der Bevölkerung christlich. Heute umfasst seine Gemeinde gerade einmal 80 Familien mit rund 400 Gemeindemitgliedern.

Doch Akyüz sieht die Zukunft positiv. Unter der islamistischen AKP-Regierung habe es auch für die Christen Verbesserungen gegeben. Das Stiftungsrecht sei reformiert worden, so dass seine Kirche seit zwei Jahren endlich auch eigene Häuser, ja Kirchen erwerben oder neu bauen könne. Pater Gabriel beflügeln die neuen Freiheiten. "Wenn es nun einen eigenen kurdischen Fernsehsender in der Türkei geben darf, wieso soll nicht bald auch ein eigener aramäisch-syrischer Radio- oder TV-Kanal auf Sendung gehen?" Solange es nur um Religion gehe und nicht um Politik, sei dies in der türkischen Demokratie durchaus möglich.

evangelisch.de / 21. Mai 2011