Mittwoch, 27. Juni 2012

Mor Gabriel Manastırıı: Mal sahibi ve işgalci

21/06/2012

Azınlıkları ötekileştiren ve onlara kuşkuyla bakan hegemonik yaklaşımın değişmediğini gösteren en önemli kanıtlardan biri, Mor Gabriel manastırına karşı açılmış davalarda hükümet ve Türk yargısının tavrı




Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun Mor Gabriel manastırı aleyhinde, davaya konu olan arazilerin hazineye devredilmesine dönük verdiği son karar (13.06.2012), Türkiye ’de azınlık politikalarının ‘demokratikleşme’ adı verilen süreçte ne denli değiştiğini göstermesi bakımından önemli bir örnek. Azınlık sorunlarının en hassas boyutlarından birini, azınlık vakıflarının devlet veya üçüncü şahıslar tarafından gasp edilmiş ve edilmekte olan mal-mülk ve arazileri oluşturuyor. Vakıflar yasası son 10 yıllık zaman diliminde AB reformları çerçevesinde birçok kez revize edilmesine rağmen, azınlık vakıflarının sorunları halen köklü ve kalıcı bir çözüme kavuşmadı.
Yargıtay, yerel mahkemenin manastır lehindeki kararına rağmen, yaklaşık 15 asırlık tarihi olan bir manastırı kendi arazilerinde ‘işgalci’ ilan ederek, büyük bir hukuk skandalına daha imza attı. Aynı kurum, azınlık vakıfları aleyhinde verdiği 1974 tarihli içtihat kararı ile de Türkiye ’de azınlık vakıflarının sorunlarının katmerleşmesinde önemli bir rol oynamıştı. Türk yargısının ezilmiş ve haksızlığa uğramış insanların ve azınlık gruplarının haklı talepleri karşısında güçlüyü ve devleti koruyan tavrı, yeni değil. Burada esas önemli olan konunun siyasal boyutu.

Tehdit unsuru 



Bu davadaki en paradoksal durum, bu davanın Türkiye ’de ‘birçok şeyin değiştiği, artık eskisi gibi olunmadığı’ hegemonik algısının bilinçlere yerleştirilmeye çalışıldığı bir süreçte başlayıp manastır aleyhine sonuçlanması. Gayrimüslim bir azınlık olmalarına ve uluslararası sözleşmelerden ileri gelen kazanılmış hakları bulunmasına rağmen, Süryaniler cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir hukuksal statüye sahip olmadı. İnkar ve asimilasyon politikaları ile kaybolmaya terk edilmiş bir kültürel kimlik olarak onlarca yıl dışlanan ve statüsüzlükleri kurumsallaştırılan Süryaniler, Türkiye ’de AB sürecinin başlamasıyla birlikte hatırlanmaya, egzotik bir kültür olarak yeniden keşfeldilmeye başlandı. Bu yeniden keşif olgusu çerçevesinde Süryaniler bir yandan bir ‘turizm objesine’ çevrilirken, diğer yandan devletin ‘ne denli’ toleranslı olduğunun emsali olarak sunuldu.

Mor Gabriel manastırına yargısal süreç adı altında çektirilen zorlukları, Süryanilerin son dönemlerde karşılaştığı haksız ve ayrımcı uygulamalarla ilişki içerisinde anlamak gerekiyor. Temel kimlik ve statü sorunlarının yanı sıra Süryaniler, son yıllarda sistematik olarak ötekileştirici tanımlamalarla bir ‘tehdit’ unsuru olarak gösterilmeye çalışılıyor. Manastırları çeşitli çevrelerce ‘misyonerlik merkezleri’ olarak gösterilen, Milli Eğitim Bakanlığının onayından geçen ortaokul ders kitaplarında ‘Birinci Dünya savaşının hainleri’ olarak damgalanan Süryaniler, son olarak Milli Gazete yazarı Doğan Bekin tarafından arazi satın alma yoluyla ‘ İsrail tipi’ bir devletleşme yoluna giden ‘gizli’ emelleri olan bir grup olarak ilan edildi. Bu tip açıklamaların ne kadar devletin Süryanilere dönük siyasetini yansıtıp yansıtmadığını anlamak için Türk hükümetinin yaşanan bu sorunlar karşısındaki duruşuna bakmak gerek. Türkiye ’de popülist AK Parti öncülüğünde birçok konuda ‘demokratikleşme’ adımlarının atıldığı, onlarca yıllık askeri vesayetin ortadan kalktığı bir dönemde, azınlıkları ötekileştiren ve onlara kuşkuyla bakan hegemonik yaklaşımın değişmediğini gösteren en önemli kanıtlardan biri, Mor Gabriel manastırına karşı açılmış davalarda hükümet ve Türk yargısının tavrı.

Niyet iyi olsaydı

Mor Gabriel davasında yaşanan gelişmeler akla direkt azınlık siyasetine dair diğer bir örnek dava olan Hrant Dink davasını getiriyor. Ne ilginç değil mi, Türk yargısı verdiği kararlarla bir kez daha ‘haksızlığa uğramış olanı’, ‘devletin bilgisi dahilinde katledilmiş olanı’ cezalandırıyor? Türk yargısının bu performansı Türkiye ’de insan hakları mücadelesi vermiş insanlar için hiç de şaşırtıcı değil. İşin en paradoksal tarafı, her iki davada da Türk siyasi tarihinin ‘en demokratikleşiyoruz’ algısını her fırsatta gözümüze sokan hükümetin, ‘bizler yargıya müdahale etmiyoruz’, ‘yargı kendi bağımsız kararlarını vermektedir’ gibi gerekçelerin altına sığınarak yan çizmesi ve sorunu çözmekteki aleni isteksizliği. Mor Gabriel davasını yakından takip eden Profesör Baskın Oran’ın da haklı olarak işaret ettiği gibi, Mor Gabriel davasında devleti temsil eden taraf olarak Hazine, AK Parti hükümetinin kontrolünde olan atanmışlardan oluşuyor. Türk hükümeti eğer iyi niyetli bir yaklaşım göstermek isteseydi, Mor Gabriel manastırının yüzyüze geldiği sorunlar rahatlıkla çözülebilirdi. Fakat bunca yıldır hem Türkiye , hem de dünyanın dört bir yerinde yaşayan Süryaniler, kendileri açısından Mor Gabriel manastırının ne denli önemli olduğunu dile getirmelerine, yaşanan tarihi bir haksızlığa çeşitli eylemlerle dikkat çekmelerine rağmen, Türk yönetici erklerinin bu sorun karşısında izledikleri tavır ortada derin bir siyasetin olduğunu gösteriyor. Bu davada izlenen tavır ile Süryaniler bir yandan ‘cezalandırılırken’, diğer yandan Süryanilere bir mesaj verilmek isteniyor. İşin cezalandırma kısmının, diasporada son yıllarda giderek kurumsallaşan Süryani soykırımının (Seyfo) tanınmasına dönük çalışmaların Türk yönetici erkleri çevresinde yarattığı hoşnutsuzluk ile ilgisi birçok Süryani aktivisti tarafından dile getirilirken, verilmek istenen mesaj ile Süryanilere güncelleştirilmiş yeni, postmodern bir ‘biat’ kültürü dayatılıyor: “Biz demokratikleşiyoruz, bakın yeni bir anayasayı da yazıyoruz, fakat sizler birer azınlık olarak, yine de haddinizi ve hududunuzu bileceksiniz, soykırım gibi konularla uğraşmayı bırakın!”

İşgalcisin! 

Yargıtay Genel Kurulu’nun kararında Mor Gabriel manastırı ‘işgalci’ olarak tanımlandı. Ders kitaplarında ‘hain’ ilan edilen bir halkın manastırı da bu hastalıklı mantığa göre işgalci bir ‘misyonerlik merkezi’ olabilirdi. Aynı hastalıklı akıl, sayıları elle sayılabilecek Süryanileri büyük bir tehdit olarak hedef gösterip ‘içimizdeki gizli İsrail ’i kurmanın ve Türklere ait toprakları işgal etmenin hesabını yapan’ aktörler olarak lanse etti. Ne garip değil mi, Yargıtay tıpkı Doğan Bekin gibi düşünüyor.

Tüm bunlar karşısında Başbakan Erdoğan ’ın inkar politikalarının sona erdiği, ötekilere karşı ‘çok toleranslı bir Türkiye ’ söyleminin kendi ülke gerçeklerini ne denli yansıttığına dönüp bakmasında yarar var. ‘Değiştim veya değişiyorum’ demek, değişmiş olmak anlamına gelmiyor. Azınlıkların tarihten günümüze gelen sorunları samimi bir şekilde çözülmek isteniyorsa, başta Başbakan olmak üzere, Türk yönetici elitlerinin biraz empati duygularını geliştirmeleri gerek. Kendi ülkesinde, kendi topraklarında ‘işgalci’ edilmenin ne anlama geldiğini anlamaları ve hissetmeleri gerekiyor. Böylesi bir mentalite devrimini başta kendilerinden başlatmaları gerektiğini bilmem hatırlatmama gerek var mı?
* Amsterdam Üni., Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü
radikal.com.tr

Montag, 25. Juni 2012

Baskın Oran: Mor Gabriel Dosyasından Kaybolan Evrak


 
24 Haziran 2012 / Pazar

Mor Gabriel dosyasından kaybolan evrak

Baskın Oran

Biraz önce çok acayip bir bilgi geldi. Yazıp yolladığım yazımı yeni baştan ele almam gerek. 16.06.2012 tarihli Radikal’in kapağında, Mor Gabriel’in kadim topraklarından bir kısmının Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (“YHGK”) kararıyla ve artık kesin olarak Hazine’ye devredildiği bildiriliyordu.

Meğer, bu kesin karar, Manastır yetkilileri tarafından ibraz edilmiş bazı temel belgelerin dosyadan esrarengiz biçimde “kaybolmuş” olmasına dayanıyormuş! Bu inanılmaz olayı anlatacağım ama önce meselenin geçmişini özetleyeyim. Kontrol edilebilsin diye her türlü tarih/sayıyı ekleyerek:
 
Yargıtay bu kararı nasıl verir?

T.C. Hazine, 29.01.2009’da Midyat Kadastro Mahkemesi’nde (bundan sonra: “Midyat”) Mor Gabriel Vakfı’na dava açıyor. Kadastro geçerken Vakfa tescil edilen toplam 244 dönüm arazinin kendisine devredilmesini istiyor. Midyat evrakı inceliyor, yerinde keşif yapıyor ve 24.06.2009’da fevkalade ayrıntılı bir kararla Hazine’nin davasını reddediyor (esas no: 2009/11, karar no. 2009/28).

Hazine temyize gidiyor. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (“HD”) 07.12.2010’da kararı bozuyor ve arazilerin Hazine adına tapulanmasını istiyor (esas no. 2010/13416, karar no.15347). Temel gerekçesi: “Kadastro Kanunu Md. 14’e göre, tapuda kayıtlı olmayan bir arazinin, en az 20 yıldır zilyedi [fiilen sahibi] olduğunu ispat yoluyla tescilini isteme durumunda, bu arazinin miktarı kuru toprakta 100 dönümü aşamaz. Oysa burada 244 dönüm arazi tescil edilmiştir”.

Çok ilginç, çünkü nasıl Nisâ Suresi 43. Âyetteki “Namaza yaklaşmayınız”ın devamı varsa, Md. 14’te de “100 dönümü aşamaz”ın devamı var: “Aşağıdaki belgelerden birinin ibrazı halinde, bu miktardan [yani, 100 dönümden] fazlası da tescil edilebilir”. Bu belgelere şu da dahil: “31.12.1981 tarihine veya daha önceki tarihlere ait vergi kayıtları”. Manastır bu vergileri Arazi Tahrir Kanunu uyarınca 01.09.1937’den beri muntazaman ödemiş. Çünkü bu arazileri meşhur 1936 Beyannamesi’nde deklare etmiş. Midyat da bu iki hususu tespit ettiği içindir ki 2009’da Manastır lehine karar vermiş (ve sonra da bu kararında direnecek; bkz. aşağıya).

Ben sanmıştım ki, olacak iş değil ama, Yargıtay 20. HD nedense Md. 14’ün devamını dikkate almamış. Oysa, olay bambaşkaymış. 07.12.2010 tarihli bozma kararında diyor ki: “1) 1937’den beri vergilerin ödendiği iddia edilmektedir, oysa dava konusu taşınmazlarla ilgili hiçbir vergi kaydı ibraz edilmemiştir; 2) 1936 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bildirim yapıldığı iddia edilmektedir, oysa bununla ilgili evrak ibraz edilmemiştir”.  
 
İşin içinde iş var…

Manastır yetkililerine ısrarla soruyorum, diyorlar ki: “Biz vergi kayıtlarını en başta ibraz ettik. 36 Beyannamesi’ni de Mahkeme doğrudan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden getirtti. Zaten Midyat bunlara dayanarak haklı çıkardı bizi ve sonra da kararında direndi. Ayrıca bunları keşif zaptına ve deliller listesine de yazdık. Nasıl olduysa, dosyadan kayboluyor”.

Soruyorum: “Siz bunun ne zaman farkına vardınız?” Diyorlar: “Karar bozulup dosya Midyat’a dönünce. Kararı okuyunca dosyaya baktık, içinde bizim belgeler hakikaten yok”. Soruyorum: “Bunu hemen bildirmediniz mi?” Diyorlar: “Yargıtay’a karar düzeltme talebimizde büyük harflerle yazdık. Ayrıca, bu iki belgeyi bu talebimize ek olarak yeniden koyduk. Ama Yargıtay’da durum değişmedi”. Karar düzeltme taleplerini istedim, hakikaten bu belgeleri daha en başta ibraz ettiklerini buraya altı çizili ve siyah büyük harflerle yazmışlar ve hakikaten bu belgeleri bu karar düzeltme taleplerinin ekinde tekrar sunmuşlar.

Peki, 20. HD, bu karar düzeltme talebine 28.06.2011’de ret cevabı verirken ne diyor? Sadece iki satırla: “Karar düzeltme dilekçesinde değinilen hususlar temyiz aşamasında da ileri sürülmüştür. Dairemiz kararı bu konulara cevap teşkil edecek nitelikte olduğu gibi, usul ve yasaya da uygundur” (esas no. 2011/3720, karar no. 2011/8237). 

Yukarıda da söyledim, Midyat kararında direniyor (10.10.2011; esas no. 2011/38, karar no. 2011/87). Hazine bunu da temyiz ediyor. Direnme kararı nedeniyle dosya bu sefer YHGK’ya gidiyor. Son sözü orası 13.06.2012’de söylüyor: Midyat’ın kararını bozuyor. Henüz yazılıp yayınlanmamış olan bu bozma kararı, artık bağlayıcı. Midyat mecburen uyacak. 244 dönem arazi de Hazine’ye geçecek.  

Mesele üzerine derin düşünceler

Bütün bunları benim aklım almadı. Birtakım sorulara cevap bulmak lazım:

1) Söz konusu temel belgeleri Midyat değerlendirmiş ve Mor Gabriel’e hak vermiş. Oysa Yargıtay değerlendirmemiş ve Hazine’ye hak vermiş; çünkü dosyada olmadığını söylüyor. Peki, bunlar dosyadan ne zaman kayboldu? Nasıl kayboldu? Kim aldı?

2) Hadi, kayboldu. Ama Manastır yetkilileri karar düzeltme dilekçelerinde bunları tekrar yollamışlar. Onlar da mı kayboldu? Olacak iş değil.

3) Gayrimüslimler hakkında kimsenin yapmadığı reformları yaparak bir sürü tutucuyu kendine düşman eden AKP iktidarının, bu kadar açık bir hukuki meselede Hazine’nin durmadan temyiz ettiğinden haberi yok mudur? Hazine, hükümetin bir organı değil midir?

4) Bu yargı süreci, Mor Gabriel’e senelerdir yapılan işgal baskılarının üzerine tüy dikti. Olay, yurt içinden çok, yurt dışında büyük bir dikkatle izleniyor. Çünkü dinsel baskı olarak algılanıyor. Bu olaydan Türkiye büyük yara aldı. İnternetten son haber: “Alman Federal Parlamentosu’ndan Mor Gabriel protestosu”  (http://www.dw.de/dw/article/0,,16028337,00..html).

5) Bu acayip durum sonucu Yargıtay fena yara aldı. Çünkü mevcut sabıkası var: 08.05.1974 tarihinde aynı YHGK şunu söylemişti ve o zaman da kimselerin aklı almamıştı: “Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır” (esas no. 1971/2-820, karar no 1974/505). Kararın “Türk olmayan” dediği, yabancılar filan değildi. Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’nın T.C. vatandaşı yöneticileri, Müslüman olmadıkları için, YHGK tarafından “Türk” sayılmamıştı…  

1974’te o büyük ayıp kapanıp gitmişti çünkü Soğuk Savaş dönemiydi. Ama sanıyorum bu kadar acayip bir “dosyadan evrak kaybolma” işi şimdi burada kalmaz. Ciddi sonuçları olacaktır.

serhatgundem.com