Mittwoch, 13. Juli 2011

Anayasa Mahkemesi'nden Irkçı Karar

Anayasa Mahkemesi, Kürtlere, Ermenilere, Çerkezlere, Süryanilere kendi dillerinde soyadı yasağı getiren düzenlemeyi "hukuka uygun" buldu.

İDİL FIRAT -ANF

Anayasa Mahkemesi, Kürtlere, Ermenilere, Çerkezlere, Süryanilere kendi dillerinde soyadı yasağı getiren düzenlemeyi "hukuka uygun" buldu. Karar, Yüksek Mahkeme'nin başkanını dahi çileden çıkardı. Başkan "Ayrımcılık yapılıyor", Başkanvekili "Irkçılık yapılıyor" dedi; diğer üyeler ise "Ulus kimliği korunmalıdır" diyerek, yasağı savundu.

Anayasa Mahkemesi, 1934 yılında konulan soyadı yasağını aradan 77 yıla karşın korudu. Çağdışı yasak yabancı isimlerin soyadı olarak kullanılamayacağına hükmediyordu. Mahkeme, yasakçı zihniyetin devamına karar verdi.

Süryani bir vatandaş olan Favlus Ay, adını ve soyadını Paulus Bartuma olarak değiştirmek için dava açtı. Almak istediği soyadı Bartuma Süryaniceydi. Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurdu. Ancak, 1934'te çıkarılan Soyadı Kanunu'nun "yabancı ırk ve millet isimleriyle soyadı alınamaz" hükmü, Ay'ın soyadını değiştirmesini engelliyordu.

AYRIMCILIK YAPILIYOR

Favlus Ay, bu düzenlemenin iptali için Mahkemeden Anayasa Mahkemesi'ne başvurmasını istedi. Ay, düzenlemenin Türkçe kökenli olmayan soyadlarının kullanımına engel olduğu, dolayısıyla söz konusu düzenlemenin ırksal ve milletsel ayırım yaptığını belirtti. Anayasa'nın eşitlik ilkesi uyarınca açıkça ırklara dayalı ayırım yapılamayacağına dikkat çeken Ay, Türkçeye ve Türkçe kökenli soyadları lehine ayırım yapıldığını bu durumun da açık bir şekilde eşitlik ilkesine aykırı olduğunu belirtti. Midyat Mahkemesi de Anayasa Mahkemesi'ne başvuru kararı aldı. Yerel Mahkeme, Yüksek Mahkeme'ye verdiği başvuru dilekçesinde şu gerekçeleri ileri sürdü:

"Osmanlı Devleti'nden bu yana onlarca dilden ve ırktan insan Devletimizin sınırları dahilinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Demokratik ve çağdaş toplumların en vazgeçilmez unsurlarında biri, elbette ki temel hak ve özgürlüklerdir. Bu hakların başında insanın maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve bu hak kapsamında yorumlanan diğer haklar da girmektedir. Toplumların kendi örf ve adetlerini yaşamları ve kültürlerini geliştirmelerine imkan sağlamak, Devlet'in asli görevleri arasında yer almaktadır. Bu kapsamda da günümüzde insanların diledikleri soy isimleri, kamu düzenine, genel ahlaka ve Türk gramatikal yapısına uygun olmak kaydıyla kullanabilmelerine imkan tanınmalıdır."

YASAKÇI ZİHNİYET İŞ BAŞINDA

Yüksek Mahkeme'nin 9 üyesi bu düzenlemeyi Anayasa'ya uygun buldu. Eşitlik ilkesinin "Aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir" diyen üyeler, düzenlemenin eşitlik ilkesine aykırı olmadığını ifade etti. Yasada, “Her Türk öz adından başka soy adını da taşımağa mecburdur” kuralının açıkça belirtildiğine dikkat çeken üyeler, düzenlemeyi şu gerekçelerle savundu:

"Soyadının soyun belirlenmesi, ailenin korunması, ulusal birliğin sağlanması, dil ve dil kimliğinin korunması gibi sebeplerle soyadı kullanımını yasal düzenlemelerle kural altına almaktadır. Kamu yararı ve kamu düzeni gerekleri uyarınca soyadı kullanımına yapılan bu müdahalede, Anayasaya uygun olmak koşuluyla yasakoyucunun takdir hakkının bulunduğu açıktır. Yasakoyucu kural ile birleştirici, bütünleştirici, çoğunluğun içinde azınlığın hak ve hürriyetlerinde ayrımcılık yapılmasını engelleyen, ulusal aidiyet ilkesi içinde anayasal birliktelik altında aynı topraklarda ve ortak atmosferde yaşayan vatandaşlar yönünden ulus kimliği ve dili altında toplanan bir dil kimliği anlayışı getirmiştir.

ULUS BÜTÜNLÜĞÜ İÇİN


Ulus bütünlüğünün algılanabilmesi ve aynı iklimde yaşayan insanların tasa ve kıvanç ortaklığı, koruma, kollama, yardımlaşma duygularının devamlılığı ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarının önlenmesi nedeniyle yasakoyucunun bu alana müdahale yetkisi, kamu yararı ve kamu düzeni niteliğini içermekte ve takdir yetkisi içinde kalmaktadır."

BAŞKAN BİLE İSYAN ETTİ


Karara Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da isyan etti. Karara karşı oy kullanan Kılıç, Engin Yıldırım ile birlikte hazırladığı karşı oy gerekçesinde ayrımcılık yapıldığını vurguladı. Kılıç, düzenlemeyi "1934 yılında anlaşılabilir olan bu kural, günümüzde bütünleştirici ve birleştirici olmak bir yana, vatandaşların bir kısmında, özellikle çoğunluğu oluşturanlardan farklı etnik ve/veya dini kimliğe sahip olanlar arasında haklı olarak ayrımcılığa uğradıkları kanısını doğurmakta, bu da milli birlik ve beraberliğe aslında zarar vermektedir. Bir insan topluluğunu oluşturan bireylerin ortak kaderi paylaşan bir birlik olma konusundaki iradeleri millet olgusunun olmazsa olmaz koşuludur. Dil, din, etnik ve ırk farklılıkları millet olmaya engel değildir" diye eleştirdi.

FARKLI GRUPLARI YOK SAYAMAZSINIZ

Kılıç, gerekçesinde, "Bir ülkede yaşayanların çoğunluğundan farklı etnik ve/veya dini kimlikler taşıyan toplulukların bu farklılıklarını tekçi, homojenleştirici bir anlayışla yok saymak, insan haklarının ihlallidir. İnsan haklarına dayalı demokratik ve özgür bir toplumda milli dayanışma ruhu ve milli birlik, farklılıkları bastırarak değil, onları tanıyarak, onların zenginliklerden faydalanılarak gerçekleştirilebilir. Egemen unsurlardan farklı çeşitli etnik ve/veya dini gruplara mensup vatandaşların ayrımcılığa uğramamaları anayasal birliktelik açısından hayati öneme haizdir" dedi. Yasanın yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirten

Kılıç, şunları kaydetti: "Bireyin diğer kişilerden ayırt edilmesini sağlayan, toplumdaki konumunu açıklamaya yarayan ve soyunun işareti olan soyadını temel bir kişilik hakkı olarak hiçbir sınırlamaya bağlı olmadan kullanması ve onu istemediği sürece değiştirmeye zorlanmaması, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının doğal bir sonucudur. Demokraside özgürlük asıl, sınırlandırma ise istisnadır. Soyadı mutlak bir hak olup, yasayla özel olarak korunmaktadır. Kural olarak kişinin istediği herhangi bir adı veya soyadını alması serbesttir."

BAŞKANVEKİLİ IRKÇILIKLA SUÇLADI

Başkanvekili Osman Paksüt de Mahkemenin kararına karşı çıktı. "Dünyada ırkçılık, uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti'nin yasalarında ırk'ı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir. Soyadı Kanunu'nun kabulü sırasında toplumsal bütünlüğü sağlama kaygısıyla ve o gün dahi amacını aşan şekilde yasalaştığı anlaşılan kuralın mevzuatımızdan temizlenmesi için iptali gerekir" dedi.

Yüksek Mahkeme'nin en eski üyelerinden Fulya Kantarcıoğlu ile Fettah Oto da düzenlemeye tepki gösterdi. İki üye karşı oy gerekçelerinde şu ifadelere yer verdi:

"Hangi etnik kökenden gelirse gelsin Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan ve millet tanımının içinde yer alan herkesin, milli kültür ve medeniyetin oluşmasına katkıda bulunduğunun kabulü gerekir. Burada önemli olan aynı topraklar üzerinde aynı devletin vatandaşı olarak yaşayanların, aralarındaki milli birlik, beraberlik ve dayanışma duygusudur. Başka bir anlatımla, kişinin kendisini o milletin bir bireyi olarak hissedip aynı ortak ideallerin gerçekleşmesine katkıda bulunmasıdır. Yabancı ırk veya millet ismiyle soyadı alan bir kişinin, sadece bu nedenle bir millete ait olmanın birleştirici özelliklerini taşıyamayacağı varsayımıyla ayırımcılığa bağlı tutulmasının, Anayasa ile bağdaştığı kabul edilemez."

Hicabi Dursun, Celal Mümtaz Akıncı ve Erdal Tercan da Mahkemenin kararına tepki gösterdi.

1 OY FARKLA

8 oyun tepkilerine karşın Yüksek Mahkeme'nin Ahmet Akyalçın, Mehmet Erten, Serdar Özgüldür, Serruh Kaleli, Zehra Ayla Perktaş, Recep Kömürcü, Alparslan Altan, Burhan Üstün, Nuri Necipoğlu'dan oluşan 9 üyesi "ulus kimliği" açısından yasağın devamından yana görüş bildirdi. Bir oy farkla, Türk ya da Müslüman olmayanlara; Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Hıristiyanlara ve Yahudilere kendi dillerinde soyadı yasağı sürdürülmüş oldu.

midyathabur.com / 12.7.2011

Anayasa Mahkemesi, soyadı değişikliği talebini reddetti


2011-07-12 14:30:07

MARDİN (CİHAN)- İsviçre’de yaşayan Süryani asıllı Türk vatandaşının soyadı ile ilgili olarak Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açtığı dava Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. ...

Anayasa Mahkemesi, soyadı değişikliği talebini reddetti
MARDİN (CİHAN)- İsviçre’de yaşayan Süryani asıllı Türk vatandaşının soyadı ile ilgili olarak Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açtığı dava Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi.

Avukat Rudi Sümer, İsviçre'de Bartuma, Türkiye ise Ay soyadına sahip olan müvekkilinin Türkiye’deki soyadını Bartuma olarak tasfiye edebilmek için Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açtıklarını söyledi. Yargılama sürecinde soyadı kanununun 3. maddesini davaya uygulanma ihtimaline karşılık yaptıkları talep üzerine konunun Anayasa Mahkemesi’ne taşındığını belirten Sümer, yüksek mahkemenin ise yaklaşık 1,5 yıl süren yargılama sonucunda 8’e karşı 9 oyla başvurunun reddine karar verdiğini söyledi. Avukat Sümer “ Böylece soyadı kanununun 3. maddesi, Anayasa’nın 10. maddesini ihlal etmediğine karar verildi. Mahkemeye şuanda kısa karar gönderildi. Gerekçeli kararı hünez gelmedi.” dedi.
CİHAN

Samstag, 9. Juli 2011

İşte 'Türkiye'nin ilk Hıristiyanı'


The Washington Institute for Near East Policy Gazetesinde imzasıyla çıkan haberde Hıristiyan kimliğiyle milletvekili seçilen BDP'li Erol Dora, Süryani olması nedeniyle Türkiye'nin ilk Hıristiyan'ı gibi sunuldu.

Time Turk / 08 Temmuz 2011 Cuma - 13:55

Soner Çağaptay'ın haberi

Türkiye’nin siyasi karmaşa içerisinde olduğu haberleri arasında -ana muhalefet partisinin Meclisi boykot etmesi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) seçim zaferini gölgeledi ve Türk siyasi sistemi kilitlenmeyle karşı karşıya kaldı- çok önemli bir gelişme neredeyse gözden kaçırılıyordu. Türkler, 12 Haziranda ülkenin ilk Hristiyan milletvekili olarak Erol Dora’yı seçtiler ve Dora’yı gerçekten de Türkiye’nin “İlk Hristiyanı” hâline getirdiler.

Dora’nın Türk Meclisine seçilmesi, ülkeye yeni bir soluk getirdi. Hristiyanlar, Türkiye’de yasal kotalar nedeniyle 20. Yüzyıl boyunca Meclislerde kayda değer bir sayıya ulaşamadı. Dora, Ankara’daki Mecliste sandalye sahibi olan ilk Hristiyan milletvekili.

Bu büyük bir haber. Hristiyanlar, ülke nüfusunun sadece binde birini oluşturuyor. Müslüman Türkler, sembolik bir girişimle kendilerini temsil etmek üzere bir Hristiyan Türk’ü seçtiler.

Bu gelişme, Türkiye’nin zengin Hristiyan mirasıyla uzlaşması için bir fırsat yarattı. Dahası, neredeyse tamamı Müslüman olan Türkiye’de, muhafazakâr AKP ve liberal-laik muhalefetin etrafında toplanan ülkenin karşıt kampları, liberal bir çatı altında birlikte yaşamayı öğrenebilir.

Dora’nın seçilmesindeki ilk sembolik unsur, Dora’nın fiili bir şekilde Türkiye’nin “İlk Hristiyanı” hâline gelmesidir.

Ne var ki Dora’nın seçilmesinin yarattığı semboller bu kadarla kalmıyor.

Türkiye bugün, ilk sivil anayasasını hazırlamak üzere. Ülkenin hâlihazırdaki Anayasası’nın ordu tarafından hazırlanması nedeniyle, Türklerin tamamı yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu konusunda hemfikir. Ancak yine de akıllarda bazı sorular var. Yeni anayasa, AKP ve muhaliflerinin etrafında toplananlar da dâhil olmak üzere, Türk toplumunun muhalif gruplarını bir arada yaşayabilecekleri şekilde güvence altına alacak mı?

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana, AKP yanlısı ve karşıtı gruplar arasındaki mücadele, Türkiye’yi neredeyse ikiye böldü. AKP’ye karşı darbe iddialarını, Ergenekon davası izledi.

Muhalefet, hükûmetin davayı sadece darbe iddialarını soruşturmak için değil, aynı zamanda laik ve liberal muhaliflere baskı yapmak için kullandığını söylüyor. Buna ek olarak AKP, bağımsız medyaya büyük vergi cezaları verdi. Dahası yargı, ideolojik kısımlara ayrıldı. Muhafazakâr ve laik güçler, kararlı bir biçimde birbirlerini yok etmeye çalıştı.

Yeni Türkiye’nin reçetesi şu: Yeni anayasa herkese hitap etmeli. Şayet Türkler, kendilerini temsil etmesi için bir Hıristiyan seçebiliyorsa böyle bir anayasa yazabilirler.

AKP, ülke nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan laik ve liberal kesimin, görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir çoğunluk olduğunun farkına varmalıdır. Laik liberaller de Türkiye’nin artık büyük, yerleşik bir İslamcı elit kesime ve siyasi partiye sahip olduğunun farkına varmalıdır.

Türkiye’nin bölünmeden zarar görmemesi için her iki taraf, yeni anayasa için birlikte çalışmalıdır. Bu bölünme -İslam ve demokrasiyi bir araya getiren yegâne örnek olan- ülke ve onu takip eden diğerleri için kötü olur.

Dora’nın işi oldukça zor. Birincisi, kendisi Türk Parlamentosunda bir Kürt partisini temsil etmek üzere seçildi, ikincisi Müslüman seçmenler tarafından seçilmiş bir Hristiyan, üçüncüsü İslamcı muhafazakâr çoğunluğun hâkim olduğu bir Parlamentoda laik bir partinin milletvekili. Ayrıca şiddete karşı siyaset konusu var. Dora’nın partisi BDP, terör ve şiddeti benimseyen Kürdistan İşçi Partisine (PKK) sempatisini gizlemiyor.

Liste henüz bitmedi: Dora ne Türk ne de Kürt, etnik olarak Suriyeli.

Dora, Türkiye’deki bütün ikilikleri bünyesinde barındırıyor: Türklük ve Kürtlük, Hristiyan ve Müslüman, laik ve muhafazakâr, İslamcı ve liberal, şiddete karşı siyasi eylemcilik. Ama aynı zamanda Türkiye'nin geleceği için umudu temsil ediyor.

Dora'nın seçilmesi, Türklerin, şayet onun seçilmesinden ilham alır ve ülkedeki pek çok kimliği ve siyasi emeli bağdaştıran liberal bir anayasa hazırlarlarsa birlikte yaşayabileceklerinin bir işareti.

Syrian Christians concerned about instability at home


The Daily Star / July 07, 2011

By Brooke Anderson

Saydnaya church, 27 kilometers north of Damascus, is second only to Jerusalem for Christian pilgrimage.

Saydnaya church, 27 kilometers north of Damascus, is second only to Jerusalem for Christian pilgrimage.

BEIRUT: As an increasing number of Syrians take to the streets to demand sweeping government reforms, many Syrian Christians are still hesitant to do so – afraid of an uncertain future as a minority that has until now been safe under the current secular government.

“To be honest, everybody’s worried,” Yohana Ibrahim, archbishop of the Syriac Orthodox Church in Aleppo told The Daily Star on a recent visit to Beirut. While he supports the demands for reform being made by the protesters, he emphasizes that he would not want the instability that potentially could come with a change in government and he hopes a national dialogue can soon be reached.

He says: “We don’t want what happened in Iraq to happen in Syria. We don’t want the country to be divided. And we don’t want Christians to leave Syria.”

This is perhaps why many of Syria’s Christians have remained largely silent since the popular uprising began just over three months ago. Most of the protests have taken place after Friday prayers in rural areas, with only minimal turnout in Damascus and Aleppo, the two largest, majority Sunni cities, where also the majority of Syria’s Christians reside.

Syria’s Christians comprise about 10 percent of the country’s population of 20 million. Most are concentrated in the country's large cities, while there are also sizable communities on the coast and in the Hauran region, where the uprising began in March. So far, very few have been prominent in the uprising, which activists say has caused the deaths of more than 1,400 civilians as a result of a violent government crackdown.

Many people believe the community’s relative absence from protests is due to the stability they enjoy under the Alawite-run secular government, which has shown favoritism toward the country’s urban business elite – including secular Muslims and Christians – while taking a hard line against Islamist movements over the past 40 years.

“I’ve met Syrian Christians who’ve defended the regime because it’s not Islamic, but I think this could backfire on them,” says Imad Salamey, associate professor of political science at the Lebanese American University. “If they link themselves to a dictatorial regime that is largely disliked by the Syrian people, then some might think this will justify reprisals against them.”

Others are sympathetic to the idea that Syrian Christians are simply scared of chaos and persecution if the ongoing protests lead to Islamist overthrowing the secular Baath party government, similar to events in Iraq.

“It is the devil we know better than the devil we don't know, I don't blame them,” says Hind Aboud Kabawat, a Syrian Christian who divides her time between Toronto and Damascus, and who won the 2007 Women's Peace Initiative award.

“It is not pleasant to see the Iraqi Christian refugees leaving Iraq after thousands of years of living in Iraq, or seeing Iran after the toppling of the Shah to have the Mullah.”

Historically, in a region of unrest, Syria has been a place of stability and sanctuary for Christians. Tens of thousands fled there to safety following the 2003 U.S.-led invasion of Iraq. And Christian holidays are nationally recognized in Syria.

Still, Kabawat seems to see it as being in Syrian Christians’ long-term interest to support the protesters.

“Remember, if you are a real good Christian you have to side with the oppressed and not with the oppressors,” she says. “It is scary, but if we all fight for a real civil society and include everybody in the system and learn how to accept others things will be fine.”

In fact, Syrian Christians have a long history of political activism – from their opposition to the French mandate and their role in founding the Baath party in the 1940s to their military service alongside Muslims in the country’s wars against Israel.

Today, several prominent members of Syria’s opposition are Christian, including Michel Kilo, Akram Bunni and Fayez Sara.

However, observers say Syrian Christians have yet to be seen in large numbers in the ongoing protests, despite efforts from the beginning to engage Christians. For example, one of the country’s earliest Friday protests – which took place on Good Friday – was dedicated to the Christian community.

Ausama Monajed, a Syrian activist abroad says he isn’t too worried about the low turnout of Christian protesters in Syria, something he thinks will change with time once the protests increase in size, and as long as the opposition keeps to its secular message.

“Minorities are always scared. It’s normal for them to join toward the end [of the revolution],” he says.

Monajed also notes that the slogans used in the protests emphasize national unity, with people often chanting “one, one, one.”

Referring to repeated government statements which have warned that sectarian conflict may occur should protests continue, he says, “We want to give them assurances, and we’re asking them not to fall into the regime trap.”

As Christians in Syria watch their country’s security deteriorate, many are reminded of recent instability in neighboring countries – something their government doesn’t want them to forget.

"It is obvious Syria is the target of a project to sow sectarian strife to compromise Syria and the unique coexistence model that distinguishes it," Bouthaina Shaaban, the spokeswoman for President Bashar Assad, declared in a speech two weeks into the uprising.

But as the uprising enters its fourth month, some analysts inside Syria are beginning to openly question the government contention that the only two options in Syria are a police or an Islamic state.

“I personally think that the fear that some Christians are having is completely unjustified. Christians have lived with Muslims, side-by-side in Syria, for centuries. They were actually here before Islam came to Syria so they are as entitled to this land as anybody else – if not more,” says Syrian university professor and historian Sami Moubayed. “We cannot continue to use sectarian rhetoric as if we were in the seventh century. This is 2011.”

“We need to also remember that Syria was secular long before the Baath [party] came to power.”

Turkey’s “First Christian”


CNN / July 6th, 2011

Editor's Note: Soner Cagaptay is Director of the Turkish Research Program at the Washington Institute for Near East Policy and a Visiting Professor at Georgetown University. He is the co-author, with Scott Carpenter, of Regenerating the U.S.-Turkey Partnership.

By Soner Cagaptay – Special to CNN

Amidst news of Turkey’s political turmoil – a parliamentary boycott led by the main opposition party has overshadowed the June 12th election victory of the ruling Justice and Development Party’s (AKP), and the Turkish political system faces a stalemate – a key development has almost gone unnoticed. On June 12th, the Turks elected the country’s first Christian deputy, Mr. Erol Dora, to the Ankara parliament (Meclis), literally making him Turkey’s “First Christian.”

Mr. Dora’s election to the Turkish Meclis is a true breath of fresh air. Not counting a handful of Christians who were allocated legislative seats in the twentieth century due to legal quotas, Mr. Dora is the first Christian deputy elected to sit in the Ankara legislature.

This is big news. Christians represent just 1/1000 of the country’s population. In a symbolic move, Muslim Turks have chosen to elect a Christian Turk to represent them.

This development presents an opportunity for Turkey to come to terms with its rich Christian heritage. Moreover, it signals that the country’s opposed camps, clustered around the conservative AKP and its liberal-secular opponents in an almost homogenously Muslim Turkey, can learn to live together under a liberal roof.

The first element of symbolism in Mr. Dora’s election is that he has de facto become the “First Christian” in Turkey, which was, as many say, “the first country in history to have a Christian majority.”

Since Jesus, Turkish Christians have dwindled in numbers and the country’s Christian heritage has weathered a tumultuous and debilitating period in the late 19th and early 20th centuries. Now, with Mr. Dora in the Meclis, Christian heritage in Turkey has found voice, as well as a reminder of the country’s thriving, and once dominant, Christian past.

However, the symbolism of Mr. Dora’s election does not stop there.

Today, Turkey is about to draft its first civilian constitution. As the military drafted the country’s previous charters, all Turks agree that they need a new constitution. But the question remains: will this charter assure the opposing factions of the society, including those clustered around the AKP and its opponents, that they can live together?

Since the AKP came to power in 2002, the struggle between pro- and anti-AKP groups has nearly torn Turkey in two. There have been coup allegations against the AKP followed by the Ergenekon case.

The opposition says the government has used the case not only to prosecute coup allegations, but also to crack down on its secular and liberal opponents. In addition, the AKP has levied massive tax fines against independent media. Furthermore, the judiciary is split along ideological lines. Conservative and secular powers steadfastly attempt to destroy each other.

This, then, is the recipe for the new Turkey: pro-AKP and anti-AKP Turks try to undermine each other out of mutual fear. Hence, the country’s new constitution must provide room for everyone. If the Turks, who are over 99 percent Muslim nominally, can elect a Christian to represent themselves, surely they can write such a constitution.

To that end, the AKP must realize that secular, liberal Turkey, which comprises at least half of the country's population, is too big to ignore. And the secular liberals must realize that, unlike a decade ago, Turkey has a large, established conservative-Islamist elite and political party with widespread support.

Both halves of the country must work together toward a new constitution, lest Turkey suffer a split down the middle. That would be bad for the country - the only experiment in the world that unites Islam and democracy - and for those watching it.

Mr. Dora faces a tall order, whether or nor he is aware of it. First, he is elected to the Turkish parliament representing a Kurdish nationalist party. Second, he is a Christian voted in by Muslim constituents. Third, he sits in a conservative-Islamist dominated legislature as the deputy of a secular party. Then there is the issue of politics versus violence. Mr. Dora’s party, the BDP, does not hide its sympathies for the Kurdistan Worker Party (PKK), which employs violence and terror attacks.

The list is not done yet: in fact, Mr. Dora is neither Turkish, nor Kurdish, but rather an ethnic Syriac. He embodies every dichotomy facing Turkey: Kurdish and Turkish, Christian and Muslim, secular and conservative, Islamist and liberal, and last but not least, political activism versus violence.

Yet he also represents hope for Turkey’s future. Mr. Dora’s very election stands as a sign that Turks can live together if they take a hint from his election: drafting a liberal charter that accommodates the country’s many identities and political aspirations.

The views expressed in this article are solely those of Soner Cagaptay.

Freitag, 8. Juli 2011

Southeastern university starts Syriac courses



MARDİN - Doğan News Agency / Thursday, July 7, 2011

Kırklar Chapel’s Priest Gabriel Akyüz attended the first lesson of Syriac language courses started by Artuklu University in the southeastern province of Mardin. DHA photo

Kırklar Chapel’s Priest Gabriel Akyüz attended the first lesson of Syriac language courses started by Artuklu University in the southeastern province of Mardin. DHA photo

Already providing Kurdish-language education, Artuklu University in the southeastern province of Mardin, or MAU, is readying to open an intensive course on the Syriac language.

The courses will be provided by the university’s Living Languages Institute. Also, a committee from the faculty of letters is working on establishing a Syriac Language and Culture Department.

MAU is also the first university to start academic education on Kurdish Language and Literature.

“The Syriac language courses of the university have received a keen interest from all corners of the country,” according to the Deputy Rector and the Head of the Living Languages Institute Kadri Yıldırım who said during his attendance at the first lesson of the course that they would also initiate efforts to start a post-graduate program with a Syriac Language and Culture Department in September.

Yıldırım was accompanied by some 27 students as well as MAU Rector Serdar Bedii Omay and Kırklar Chapel’s Priest Gabriel Akyüz at the first course.

“We have made another dream come true. This is a very important progression to overcome the fear, pressure and oblivion which have been continuing for two centuries. Just like the Aramaic courses at Nusaybin Academy and establishing the Kurdish Language and Literature Department, Syriac course will make a great contribution to cultural life in Turkey and the world.

The intensive course will last a month and give basic education of Syriac language, alphabet and grammar.

Professor Abdulmesih Saadi, also an academic at the University of Notre Dame in the United States, is considered as the head of the Syriac Language and Culture Department.

Caption: Kırklar Chapel’s Priest Gabriel Akyüz attended the first lesson of Syriac language courses started by Artuklu University in the southeastern province of Mardin.

Donnerstag, 7. Juli 2011

Artuklu Üniversitesi'nden Süryanice Açılımı


Mardin Artuklu Üniversitesi (MAÜ) Yaşayan Diller Enstitüsü'nde Süryanice kursu başlatıldı.

Mardin Artuklu Üniversitesi (MAÜ) Yaşayan Diller Enstitüsü'nde Süryanice kursu başlatıldı. Türkiye'de Kürtçe Dili ile ilk resmi eğitimi veren Mardin Artuklu Üniversitesi şimdi de Süryanice Dilinde kurs açtı. Kürdoloji Bölümü'nü açan üniversite şimdi de Süryanice eğitimin verileceği Süryoloji Bölümü'nü açmaya hazırlanıyor. Mardin Artuklu Üniversitesi'nde Yaşayan Diller Enstitüsü'ne bağlı olarak açılacak olan Süryani Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı başkanlığını yürütecek olan Prof. Dr. Abdulmesih Saadi, Süryanice kursunun ilk dersini Zinciriye Medresesi Ehmedê Xani dersliğinde verdi. Üniversiteye başvuran 100'ün üzerinde kişiden aynı zamanda Arapça ve İngilizce dillerinden birini bilen 9'u kadın, 27 kişinin katıldığı ilk derse, MAÜ Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay, Kırklar Kilisesi Papazı Gabriel Akyüz ve Enstitü Müdürü Prof. Dr. Kadri Yıldırım da katıldı.

ENSTİTÜ MÜDÜRÜ YENİDEN ÖĞRENCİ OLDU

Kendisi de Süryanice Dilini öğrenmek için bu kursa kaydını yaptırarak ilk derse katılan Rektör Yardımcısı ve Yaşayan Diller Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Kadri Yıldırım, bu yıl 2 Süryanice hocasını istihdam ettiklerini belirterek, Eylül ayında yüksek lisans açma girişimlerinin önemli bir sonuç vereceğini kaydetti. Kurslar hakkında bilgi veren Yıldırım, Süryanice ile ilgili olarak, "Süryanice'nin kadim bir dil olmasından dolayı, Süryani kayıtları yanında İslami kayıtlarında da geçen bir anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum. Burada, ölümden sonraki hayatta kullanılan dilin Süryanice olduğunu ve Mahşer Günü'nde kendisine zor durumda kalmamak, sorulan sorulara doğru cevap vermek için bu kursa ilk olarak ben kayıt yaptırdım. " dedi. MAÜ Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay da kursun başlaması nedeniyle yaptığı konuşmada, bir hayalinin gerçekleştiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi bir üniversitesinde kadim bir geleneğin tekrar canlandığını dikkat çekti. Aynı üniversitede daha önce de bir ilke imza atarak Kürdoloji Bölümü'nü kurduklarını hatırlatan Omay, tarihi kentte 2 bin yıl sonra tekrar Aramice'yi öğrenmeye ve konuşmaya çalışacaklarını ifade etti.

Omay, konuşmasında, daha önce açtıkları Kürdoloji Bölümü'nün 200 yıllık korku, bir baskı ve unutulmuşluk, inkar edilmişlik hastalığını aşma konusunda çok önemli gördüğünü belirterek, açıklamasını şu şekilde sürdürdü: "Bu, herhalde dünya tarihinin belki çok küçük bir noktası ama bence çok önemli bir noktası. Nusaybin Akademisi'nde dünya medeniyetinin çok önemli bir adımı atılmıştı. O dönemde Aramice dersi verildi. Kürdoloji için de daha önce dediğimiz, medeniyetin üzerindeki o çok ağır toz ve tortu tabakasını yaklaşık 200 yıllık korku, bir baskı ve unutulmuşluk, inkar edilmişlik hastalığını aşmak için önemli bir fırsat bence. Bunu kullanalım. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi bir üniversitesinde kadim bir gelenek tekrar canlanıyor. Üniversitemiz bu konuda yoğun bir destek verecek ve Süryaniyat'ın mühim bir merkezi olacağını hayal ediyorum. Allah ömür verdikçe destekleyeceğim. Ayrıca, gelecek Nisan ayında Büyük Süryaniyat Kongresi'ne Mardin olarak aday olduğumuzu belirtmek istiyoruz. Kısmet olursa Nisan ayında düzenlemek istiyoruz."

"TARİH YENİDEN YAZILACAK"

Kırklar Kilisesi Papazı Gabriel Akyüz de kendileri için tarihi bir gün olduğunu, Mardin'de bir üniversitenin açılması, bu üniversite içinde Süryanice Kürsüsü'nün açılmasına hiç ihtimal vermediklerini belirterek, "Ama bugün burada gördüğümüz manzara bizleri çok mutlu etti. Buradaki hocalarımızın söylediği sözler de bizleri çok mutlu etti. Mardin Artuklu Üniversitesi'nin, tarihi yeniden yazacağına inanıyorum ve Ortadoğu Üniversitesi olacağına inanıyorum. Bu konuda emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. " diye konuştu.

Prof. Dr. Abdulmesih Saadi ise Süryanilerin ilk yerleşim yerlerinden biri olan Mardin'de Süryani Dili ve Edebiyatı üzerine eğitim vermenin kendisini gururlandırdığını söyledi. Saadi, bütün birikimini üniversite ve öğrencileriyle paylaşmanın heyecanını yaşadığını belirterek, "Mardin, ruhuma işlemiş. Ben ondan bir parçayım ve Mardin de benden bir parça. Bu parça ile bütünleşmenin zamanı geldi. Farklı dinden ve ırklardan insanların Süryanice'yi öğrenmesi, Süryanice'yi aslına döndürecektir. Çünkü bir zamanlar Süryanice'yi sadece Süryaniler ya da Hıristiyanlar değil, bütün bölge halkları konuşmaktaydı. " dedi.

"YENİ RÖNESANS DÖNEMİ"

Amerikalıların özgürlük gününe dikkat çeken Saadi, "Yeni bir Rönesans'a tanıklık ediyoruz. Bu Rönesans, Zinciriye Medresesi'nden, Artuklu Üniversitesi'nden ve Türkiye'den başlamaktadır. Bu konuda son derece mutluyuz. Amerikalılar için bugün kutlanan özgürlük günü ne derece önemliyse benim için de annem ve babamın doğduğu bu torpaklarda, onların konuştuğu dili öğretmek için start verdiğim bugün o derece önemlidir. " diye konuştu. Kadim bir dil olan Süryanice'ye ilgi duyduğu için Süryanice dili eğitimi verildiğini öğrenince, İstanbul'dan Mardin'e geldiğini anlatan Marmara Üniversitesi Yüksek Lisans öğrencisi Havva Kaya ise "Arapça ve İbranice ile benzerliği olan Süryanice zor bir dil ama üstesinden geleceğime inanıyorum. Süryanice'yi hem kadim olan bir kültürü öğrenmek hem de akademik çalışmalarımda bana yardımcı olması için öğrenmeye karar verdim. " diye konuştu.

Süryanice öğrenmek için İzmir'den geldiğini belirten Zeynep Tozduman ise çok heyecanlı olduğunu belirterek, bu dili öğrendikten sonra bu dili konuşan halkların kaybolan değerlerini günışığına çıkarmak için çalışacağını ifade etti.

(Cihan Haber Ajansı) 05.07.2011