Online Journal über die Syrisch-Orthodoxe Kirche, Syrische Studien und Aramäer / www.suryoyo-online.org
Dienstag, 21. Februar 2012
Süryaniler, yeni anayasada ‘azınlık vatandaşlık’ istedi
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na önerilerini sunan Süryani cemaatleri; Rum, Ermeni ve Yahudilere tanınan azınlık vatandaşlığın kendilerine de verilmesini talep etti.
20.02.2012 15:23
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na önerilerini sunan Süryani cemaatleri; Rum, Ermeni ve Yahudilere tanınan azınlık vatandaşlığın kendilerine de verilmesini talep etti. Süryani dilinin öğretilmesini de isteyen cemaatler, Süryani din adamlarına da imamlara verilen maaşlar gibi para ödenmesini, anayasal güvenceye kavuşturulmasını istedi.
Süryaniler adına, Mor Gabriel Manastır Vakfı da Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na yeni anayasa önerilerini sundu. Önerileri sunan heyet içerisinde Midyat Süryani Deyrulumur Mor Gabriel Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün, Midyat Süryani Kadim Cemaati Marborsom ve Mart İşmuni Kiliseleri Vakfı Başkanı Anto Nuay ile Midyat Süryani Deyrulumur Mor Gabriel Manastırı Vakfı Vekili Rudi Sümer yer aldı.
Uzlaşma Komisyonu ile yapılan görüşmenin ardından açıklama yapan Antu Nuay, Meclis’te tarihi bir gün yaşandığına dikkat çekerek, “Gerçekten 6 bin yıllık zamandır yaşıyorlar. Bu ülkenin en eski halklarından biridir. Misafir değiliz. Son dönemde Meclis’imiz bizleri çağırıp kendi isteklerimizi dinlediler. Dünyadaki tüm Süryanilerin adına buradayız. Sadece Midyat’taki değil. Süryanilerin devlet makamlarında, bürokraside yer alabilmelerini istedik.” diye konuştu.
"MÜLKİYET SORUNLARININ ÇÖZÜLMESİ VE MAAŞ İSTEDİK"
Midyat Süryani Deyrulumur Mor Gabriel Manastırı Vakfı Vekili Avukat Rudi Sümer ise anayasal güvenceye kavuşturulması gereken konuları komisyona sunduklarını vurguladı.
Sümer, “Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlar azınlık olarak kabul ediliyor. Lozan Anlaşması kapsamında Süryanilerin azınlık statüsüne kavuşturulmasını ve anayasal güvenceye kavuşturulmasını istedik. Şahıs ve birey bazında mülkiyet sorunlarının çözülmesini talep ettik. Kültürel haklarla ilgili Süryani dilinin eğitiminin verilmesi, bunun geliştirilmesi, yaşatılmasını istedik. Din ve vicdan özgürlüğünün anayasal güvenceye kavuşturulmasını istedik. Diyanet İşleri Başkanlığı'nda diğer gayri müslimlerin temsilini istedik. Devletin sağladığı finansmandan tüm dinlerin yararlandırılmasını, tüm ibadethanelere, imamlara sağlanan sosyal güvence ve maaşların diğer din adamlarına da verilmesini istedik.” şeklinde konuştu.
Kaynak: Cihan Ajansı
Süryaniler mülkiyet sorununu anlattı
Patriğin 'Türklüğü' duygulandırdı
21/02/2012 2:00
Bartholomeos Anayasa Komisyonu'nda, "Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür" dedi, MHP'li vekil duygulandı.
ANKARA- TBMM, Cumhuriyet tarihinde bir ilke tanıklık etti. Anayasa Uzlaşma Komisyonu Rum ve Süryani cemaatlerinin anayasayla ilgili görüşlerini dinledi. İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos’un ‘Türk vatandaşlığı’ tanımı komisyonun MHP’li üyesi Oktay Öztürk’ü duygulandırdı.
TBMM’de yeni anayasa için kurulan uzlaşma komisyonu bünyesinde kurulan alt komisyon, Hıristiyan azınlıkları dinledi. İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos ve Mor Gabriel Manastırı Vakfı temsilcileri Rum ve Süryanilerin önerilerini iletti. Toplantıya, Rumların önerilerini iletmek için Patrik Bartholomeos, Rahip İlias Billis, Vakıflar Genel Meclisi Cemaat Vakıfları Temsilcisi Pandelis Lakis Vingas, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Emre Öktem katıldı. Bütün gruplara 40 dakika ayrılırken, Patrikane temsilcileri ile yapılan toplantı bir saatten fazla sürdü.
Muhatap Dışişleri!
Toplantıda ilk olarak Patrik Bartholomeos söz aldı. Gökçeada doğumlu olduğunu söyleyen Bartholomeos, “Yedek subaylığımı İstanbul’da yaptım. Vatandaş olarak görevlerimizi hep yaptık, ama vatandaşlık haklarından yararlanamadık. İkinci sınıf vatandaş olduk” dedi. Anayasanın eşitlik ilkesinin ‘teoride kaldığını’ söyleyen Bartholomeos, “Söz gelimi tüm işlemlerimizde Dışişleri Bakanlığı ile muhatap oluyoruz. Bu doğru değil. Biz yabancı değiliz” dedi.
Bu sırada Lakis Vingas da bir anısını anlattı: “Başbakanlık’a gittim. Vakıflar Genel Müdürlüğü kartımı danışmaya verdim. Ayyıldızlı bir kart olmasına rağmen görevli, ‘Bir yabancı görüşmek istiyor’ diye bilgi verdi. Zihinlerdeki ayrımcılığı silemiyoruz.”
Bartholomeos’un eşit vatandaşlıktan söz etmesi üzerine MHP’li üye Öztürk, vatandaşlığı nasıl tanımladıklarını sordu. Bartholomeos, “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, din, mezhep, dil ve etnik köken gözetilmeksizin Türktür. Türklük bütün Türk vatandaşlarının beraberce varlığının ve dayanışmasının ifadesidir” dedi. Öztürk, bu tanım karşısında duygulandığını ifade ederek teşekkür etti. Bartholomeos, diğer gayrimüslüm cemaatlerin de sık sık dile getirdiği ‘kamu hizmetlerine girme hakkı’ talebinde bulundu, bu konuda özel koruma önlemleri alınması geretiğini dile getirdi.
‘Ruhban okulu açılmalı’
Bartholomeos en önemli sorunlarından birini “Patrikhanenin tüzel kişiliğinin olmaması” şeklinde tanımlarken, Ruhban Okulu ile ilgili talepler de masaya yatırıldı. Bartholomeos, şunları söyledi: “Lozan’da azınlıklar için ‘Kendi paralarıyla okul açabilirler’ deniyor. Ancak 1844’te kurulan Ruhban Okulu 1971’de kapatıldı. Bu haksız bir icraattı. Bizim okulumuz yüksek okul değildir. 1951’de yayımlanan Talim Terbiye Kurulu yönetmeliğine göre Rum Rahipler Bölümü, teoloji diploması veriliyordu. Okulun açılması konusunda hâlâ umudumuzu koruyoruz. Denetimi kabul ediyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetiminde bir meslek okulu statüsü almasını istiyoruz. Devletin denetimi dışında kalma talebimiz olmamıştır.”
Bartholomeos, BDP’li Altan Tan’ın, “Müfredatı bakanlığın belirlemesini kabul eder misiniz?” sorusunu, “Öğrenci tayinini zaten bakanlık yapıyor. Biz Hıristiyan ders kitaplarını bakanlığa göndermekten kaçınmayız. 1971’e kadar müfredata bir müdahale olmamıştır” diye yanıtladı. CHP’li Atilla Kart’ın “YÖK’e bağlanmayı kabul eder misiniz?” sorusunu ise “Bunu hiç düşünmedik. Hep bakanlığa tabi tutulduk” diye yanıtladı.
Patrik Bartholomeos toplantı sonrası, “Cumhuriyet döneminde ilk defa azınlıklara böyle resmi bir davet oluyor. Yeni bir Türkiye doğuyor. Umutlarımızı hiçbir zaman yitirmedik” diye konuştu.
Süryaniler mülkiyet sorununu anlattı
TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu bünyesinde kurulan alt komisyona taleplerini ileten Mor Gabriel Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün, Süryani kimliğinin tanınmasını talep ederek, yıllardır yaşadıkları mülkiyet ile ilgili sorunların çözülmesini istedi. Ergün, “30-40 yıl önce topraklarımızı terk etmek zorunda kaldık. Kendiliğimizden terk etmedik, korkumuzdan gittik. Tazminat ödendi ama mülkiyet edinemiyoruz. Oralar orman vasfı niteliğinde kabul ediliyor” dedi. Ergün, Radikal’in sorularını yanıtlarken şunları söyledi: “Bizim Süryaniler olarak Türkiye’nin dışında vatanımız yok. Bu ülkeden çıkıp hangi ülkeye taşınacağız? Bugün Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na da söyledim. Biz misafir değiliz. Bu ülkenin asli unsuruyuz. Ancak temennimiz bütün bu konuşmaların teoride kalmaması. Sayın Bartholomeos’un söylediklerine bir itirazım yok. Ancak Türk vatandaşlığı tanımında Türktür yerine Türkiyelidir demek daha doğrudur kanaatindeyim. Türkiye’de bu konu çok tartışılıyor. Başka ülkelerde bu aşılmış. Mesela İsveç. Yerli halklar var İsveç’te… İsveç vatandaşı olarak yaşayabiliyorlar. Ben de Süryani’yim; ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.”
Sümer: Haklarımız tanınmıyor
Mor Gabriel Manastır Vakfı Vekili Rudi Sümer de Meclis’e dün yapılan toplantı sonrası, “Uygulamada azınlık olarak Rum, Ermeni ve Yahudiler kabul ediliyor. Lozan Antlaşması kapsamında Süryanilere hakları tanınmıyor. Bunun anayasal güvenceye kavuşturulmasını talep ettik” dedi. Sümer, “Devletin sağlamış olduğu finansmandan tüm dinlerin yararlandırılmasını, ibadethanelere aynı hakların sağlanmasını, imamlara sağlanan maaş ve diğer hakların diğer din adamlarına verilmesini de istedik” dedi.
‘Ermeni olarak tanımlarım’
Garo Paylan (Yeşilköy Ermeni Okulu yöneticisi ve Eğitim Komisyonu Koordinatörü): Türklük etnik bir unsurdur. Bir etnisiteyi bütün toplulukları koymak haksızlık. Her etnik unsur kendi adı neyse onunla anılmalı. Kendimi hep bir Ermeni olarak tanımlamayı tercih ettim, öyle de tanımlamaya devam edeceğim. Bütün dini kimliklerin, etnik kimliklerin eşitliği ve onlara belli bir mesafede durmayı başarması olarak anlarım eşit vatandaşlık tanımını.
‘Her şeyden önce Türk’üz’
Sami Herman: Türk Musevi Cemaati Başkanı
Geçen salı günü AB Bakanımız Egemen Bağış’ın toplantısı vardı. İfade ettik orada. Bizim normal olarak arzumuz eşit vatandaş. Her açıdan eşit vatandaş. Her Türk yurttaşının sahip olduğu haklara sahip olmak demektir. Ne bir aşağı ne bir yukarı. Pozitif ayrımıcılık olsun negatif olsun herhangi bir ayrımcılık istemiyoruz. ‘Her şeyden önce Türküz. Türk olarak tanımlanmak isteriz. Kimliğimiz Türk vatandaşıdır ve Türk’üz. Dinimin nedir derlerse o zaman inancımızı söyleriz. Museviyiz.
radikal.com
Montag, 13. Februar 2012
İdil'de Süryani Derneğine Saldırı
Şırnak'ın İdil İlçesi Hükümet Caddesinde bulunan Süryani Derneğine, kimliği belirsiz kişiler tarafından taş ve havai fişeklerle saldırı düzenlendi.
12 Şubat 2012 Pazar 16:22
İdil'de Süryani Derneğine Saldırı
ŞIRNAK - İdil İlçesinde kimliği belirsiz kişiler, İdil Hükümet Caddesinde bulunan Süryani Kültür Derneğine saldırı düzenledi. Alınan bilgiye göre; gece 02.14 sıralarında Süryani derneğine gelen yüzleri maskeli, bir grup, ellerindeki taşlarla dernek camlarını kırmaya çalışarak havai fişek attılar.
Süryani Derneği Başkanı Robert Tutuş, "İdil Süryani Derneğine yapılan saldırılar derin bir aczin ifadesidir" dedi. Dernek binalarına yönelik yapılan saldırıları kınadıklarını belirten Tutuş, bu tür saldırıları hiçbir zaman kabullenmeyeceklerini söyledi.
Polis saldırganların yakalanması için çalışma başlattı.
(M. Şerif Aşkın - İLKHA)
Mittwoch, 8. Februar 2012
4000 Aramäer leben in drei Gemeinden im Kreis
08.02.2012 - HAUSEN
SPD-Delegation um Thorsten Schäfer-Gümbel informiert sich in Hausen - Sorge um Christen im Orient, die von Islamisten verfolgt werden
(ger). Den Rahmen eines Frühstücks nutzten hochrangige Sozialdemokraten unter Führung des SPD-Landesvorsitzenden Thorsten Schäfer-Gümbel, der auch Fraktionschef im hessischen Landtag ist, zum Dialog mit Aramäern und Eziden. Das Frühstückstreffen mit den syrisch-orthodoxen Gemeindevertretern, Geistlichen und Vertretern des erfolgreichen aramäischen Fußballclubs „Turabdin Babylon“ war das sechste Treffen seiner Art. Der SPD-Ortsvereinsvorsitzende Horst Biadala und weitere SPD-Mitglieder begrüßten die Besucher. Zu den Gastgebern gehörten der Vorsitzende der gastgebenden Mor-Had-Bschabo-Gemeinde in Hausen, Semun Arslan, Pfarrer Semun Korkmaz und Kirchenvorstandsmitglied Malek Yacoub. Yacoub informierte die SPD-Politiker über die Geschichte, das Herkunftsgebiet der syrisch-orthodoxen Christen im Vorderen Orient und über die kulturellen Errungenschaften der Urvölker in Mesopotamien. Die Sumerer, Babylonier, Assyrer und Aramäer hatten vor tausend Jahren eine der ersten Schriften entwickelt.
Vier aramäische Kirchengemeinden mit 4000 Mitgliedern sind heute im Landkreis Gießen beheimatet, darunter drei in Pohlheim. Die Situation der Christen im Orient nannte er „besorgniserregend“. Der Verfolgungsdruck durch radikale Islamisten mit einem Exodus der Christen nehme zu.
Schäfer-Gümbel betonte, dass er bei dem bisherigen Treffen viel gelernt und dabei viel Verständnis im Dialog zwischen den Kulturen erfahren habe. Er hob die Integration der Aramäer und Eziden hervor, die sich erklärtermaßen als Teil Deutschlands empfinden und auch seien. Er teilte die Sorgen über die Bedrohungslage der Christen ihrer Herkunftsländer. Niemand wisse zurzeit, wie sich die Revolutionen im arabischen Raum weiterentwickeln. Daher müsse Deutschland immer im Gespräch mit den dortigen Regierungen bleiben. Auch im Parlament würden die hier lebenden syrisch-orthodoxen Christen mit ihren Anliegen wahrgenommen und ihre Belange ernst genommen. Landrätin Anita Schneider betonte die gute Entwicklung und den offenen Dialog in gemeinsamen Projekten. Der heimische Landtagsabgeordnete Gerhard Merz unterstrich das gemeinsame Ziel mit einer gleichberechtigten Teilnahme von neu und alt eingesessener Bevölkerung. „Wir erkennen die Integrationsbemühungen an und werben für eine humanitäre Flüchtlings- und Zuwanderungspolitik“, hob er die politischen Bemühungen der SPD hervor. Der SPD-Kreistagpolitiker Irfan Ortac, selbst Ezide, unterstrich diese Bemühungen in der Tagespolitik im gemeinsamen Zusammenleben der Kulturen. Nachdem Pfarrer Semun Korkmaz in aramäischer Sprache das „Vater unser“ gebetet hatte, wurden persönliche Gespräche beim Frühstück geführt. Im Anschluss besichtigten die SPD-Politiker unter Führung von Gemeindevorstand Yakup Aydin den Rohbau der neuen syrisch-orthodoxen Kirche in Hausen. Sie soll noch in diesem Herbst ihrer kirchlichen Bestimmung übergeben werden.
Neben Schäfer-Gümbel waren der SPD-Landtagsabgeordnete Gerhard Merz, Landrätin Anita Schneider, die Sozialdezernentin der Stadt Gießen, Astrid Eibelshäuser, der Integrationsbeauftragte des Landkreises Gießen, Dirk Haas, sowie das Kreistagsmitglied Irfan Ortac zum Treffen gekommen.
giessener-anzeiger.de
Dienstag, 7. Februar 2012
Diyarbakır 1915: Kötülüğün arkeolojisi
01.02.2012
Ayhan AKTAR/Taraf GAZETESİ
Diyarbakır 1915: Kötülüğün arkeolojisi
Geçen hafta Diyarbakır İçkale’de yapılan arkeolojik kazılar sırasında ortaya çıkan kafatasları ve kemikler kamuoyunu hayli meşgul etti. İlk olarak bunların yakın zamana kadar polis ve jandarma tarafından kullanılan İçkale’deki binalarda JİTEM’in yaptığı yargısız infazlarda ölenlere ait olduğu sanılıyordu. Fakat olay yerinde inceleme yapan Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı Başsavcı Vekili Ahmet Karaca, bu kazılarda bulunan kemik ve kafataslarının faili meçhul cinayetlerin yoğun olduğu 1990’lı yıllara değil, daha eski dönemlere ait olabileceğini vurguluyordu.
İçkale’de incelemelerde bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da şunları söylemiş: “Burada çok geniş bir alan ve çok sayıda yapı var. Eğer gerçekten bir katliam merkezi olarak kullanılmışsa elbette biz o acı hatıranın küllenmemesini istemeyiz. Bir biçimde o ibret olsun diye onu da koruyacak olan ve onu gelecek nesillere taşıyacak olan bir düzenlemeyi düşünebiliriz. Ama bu konuda karar vermek için öncelikle Adli Tıp’ın ne diyeceğini bilmek gerekiyor.”(Vatan, 23 Ocak 2012)
Konu ile ilgili olarak, AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu da şunları söylemiş: “Cezaevinin yapılış tarihi 1880. Bulunan kemikler o tarihten sonraya ait. Mezarlık düzeni içinde tesbit edilmiş değil. Üst üste atılmış cesetler. Ama dışarıdan baktığınız zaman kemikler çok eski döneme ait gibi görünüyor. Cesetlerin üzerinde elbise yok. 90’lı yıllara ait olsa, genelde elbiseleriyle gömüyorlardı... 1910-25 arası benim şahsi tahminim. İstiklal Mahkemeleri’nde binlerce insan sorgulanmadan yargılanmadan idam edilmiş.” (Habertürk, 25 Ocak 2012)
Tomas Mıgırdiçyan’ın raporu
Diyarbakır tarihinde her zaman “devletlu” takımının yerleştiği İçkale’deki eski hapishanenin Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde yapıldığı tahmin ediliyor. Yakın zamana kadar cezaevi olarak kullanılan eski hapishane binasının Diyarbakır’ın yaşadığı katliamların tarihinde özel bir yeri vardır. 1915’teki Ermeni katliamında şehrin Ermeni eşrafı bu hapishaneye doldurulmuş ve daha sonra da katledilmiştir.
1915’te Diyarbakır İngiliz Konsolosluğu’nda tercüman olarak çalışan Tomas Mıgırdiçyan, 1919 yılında, Kahire’de kaleme aldığı “Diyarbakır Katliamları ve Kürt Mezalimi” başlıklı raporunda, yaşanan terör ve baskıyı ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Rapor, Amerikan Milli Arşivleri’nde bulunmaktadır. Mıgırdiçyan, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden sonra, İngiliz Konsolosu Monck-Mason ile birlikte 1 Kasım 1914 tarihinde şehri terk etmiştir. Rapor, esas olarak katliamdan kurtulan Diyarbakırlı Ermenilerden Levon Kasapyan ve Tomas Doncuyan’ın tanıklıklarına dayanmaktadır.
Dr. Reşit Bey’in vali olarak atanması
Diyarbakır’da yaşanan katliamların mimarı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından Dr. Reşit Bey’dir. Diyarbakır’a gelmeden önce Musul Valisi olarak görev yapan Çerkes Reşit Bey, daha Musul’dayken Talat Paşa’ya yolladığı telgrafta şunları yazar: “[Diyarbekir’in] ehemmiyet-i askeriyesinden ziyade ehemmiyet-i inzıbatiyesini calib-i dikkat görmekteyim. Bu sırada ne yapılırsa kâr sayılacağından Ermenilere karşı en kestirme usulü tatbik etmek fikrindeyim.”
Burada “en kestirme usulden” ne anlamamız gerektiğini, İttihat ve Terakki, Katib-i Umumisi Mithat Şükrü Bey’in anılarından çıkarabiliriz. Dr. Reşit, 1917 yılında İttihat ve Terakki, Katib-i Umumisi Mithat Şükrü [Bleda] Bey’i ziyaret eder. Ermeni meselesini konuşurlar. Sohbet esnasında, Mithat Şükrü Bey, Dr. Reşit’e şu soruyu sorar: “Siz hekimsiniz ve bir hekim sıfatıyle can kurtarmakla vazifeli bir insansınız. Nasıl oldu da, [Diyarbakır’da] bunca mâsumun sürü sürü yakalanıp ölümün kucağına atılmasına sebep oldunuz?” Doktor Reşit’in Mithat Şükrü Bey’e cevabı, “en kestirme usulün” ne olduğunu açık bir şekilde anlatmaktadır: “(...) Ermeni eşkıyası, bu vatanın bünyesine musallat olmuş birtakım zararlı mikroplardı. Hekimin vazifesi de mikropları öldürmek değil midir?” (Resimli Tarih Mecmuası, 1953, sayfa 2444).
Talat Paşa’nın raporuna göre, Diyarbakır vilayetinde 1914 yılında 56,166 Ermeni bulunuyordu. Raporun kaleme alındığı 1917 yılında, Diyarbakır dışındaki çeşitli şehirlerde bulunan Ermenilerin toplamı da sadece 1,849 kişiydi. Dolayısıyla, Diyarbakır Ermenilerinin % 97’si yok olmuştu. 18 Eylül 1915’te yine Vali Dr. Reşit Bey tarafından merkeze yollanan bir telgrafta, tehcir edilen Diyarbakır Ermenilerine bu kez çevre illerden tehcir edilerek Diyarbakır’dan geçenler de ilave ediliyor ve çöllere yollanan toplam Ermeni nüfusun miktarı 120 bin olarak veriliyordu (Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı: 1878-1920. Ankara, 2007, s. 262).
Dr. Reşit Bey’in sahneye çıkışı
Tomas Mıgırdiçyan’ın raporuna göre, Dr. Reşit Bey yanında jandarma komutanları Rüştü ve Şakir, Mektupçu (Vilayet Genel Sekreteri) Bedri Bey ve 50’den fazla jandarma eri ile 28 Mart 1915 tarihinde Diyarbakır’a ulaşır. Jandarma erleri içinde şahsen Dr. Reşit’e bağlı olan Çerkes Harun ve çetesi de bulunmaktadır. Şehrin ileri gelenlerinden ve İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır Mebusu Pirinççizâde Feyzi [Pirinççioğlu] Bey tarafından karşılanırlar. Feyzi Bey, 1896’da Ermeni kıyımına katılmış olan Pirinççizâde Arif Bey’in oğlu ve aynı zamanda Ziya Gökalp’in dayısının oğludur.
Aynı günlerde, Talat Paşa yolladığı telgraflarda Ermenilerin bir silahlı ayaklanma girişimi içinde oldukları konusunda bütün valileri uyarıyordu. Diyarbakırlı Mustafa Akif Tütenk’in anılarında, Dr. Reşit Bey’in şehre geldikten sonra şehirde saklanan asker kaçakları, Ermeni mahallesinde gizlenen silahlar ve Talat Paşa’nın şifreli telgraflarında bahsedilen ayaklanma ihtimali konusunda bir “Tahkik Heyeti” oluşturduğunu anlatılmaktadır. Heyetin başkanlığına Albay Cemilpaşazâde Mustafa Nüzhet Bey, Diyarbakır Mebusu Pirinççizâde Feyzi Bey, Vilayet Mektupçusu İbrahim Bedri, Jandarma Komutanı Binbaşı Rüştü, İttihat ve Terakki Katib-i Mes’ulü Yasinzâde Şevki [Ekinci] ve kardeşi Yasinzâde Yahya [Ekinci] beyler, Milli Müdafaa Cemiyeti Başkanı Veli Necdet, Polis Müdürü Memduh, Milis Komutanı Şevki ve Müftüzade Şeref [Uluğ] bulunuyordu.
Gavur Mahallesi’ne baskın
Mıgırdiçyan’ın anlatısına göre, 16 Nisan 1914 cuma günü, Diyarbakır’da Ermenilerin oturduğu Hançepek Mahallesi askerler ve milisler tarafından kuşatılır. Evlerde asker kaçakları ve silah aranır, 300 kişi gözaltına alınır. Asker kaçakları Askerlik Şubesi’ne teslim edilmek yerine, İçkale’deki hapishaneye konurlar.
Üç gün sonra Diyarbakır’daki bütün Ermeni hayır kurumlarının yöneticileri ve Ermeni toplumunun ileri gelenleri toparlanır. 21 nisan günü ise, Taşnak, Hınçak ve Demokratik partilerin başkan ve yöneticileri hapse atılırlar. 1 mayısa geldiğimizde artık sıra Ermeni toplumunun bütün okumuş insanlarına, tüccarlara, doktorlara, avukatlara, mühendislere, dükkan sahiplerine, devlet memurlarına, hâkimlere, Piskopos Çalgadyan dahil, Katolik, Protestan tüm rahiplere gelmiştir. İçkale’deki hapishane artık adam almamaktadır. Mahkûmlardan bazılarının tırnakları sökülür, falakaya çekilirler. İşkencenin amacı silahların saklandığı yerleri öğrenmek ve ayaklanma planlarını çıkarmaktır. Kapasitesi sınırlı olan hapishanede yaklaşık 1000 kişi bulunmaktadır.
Mıgırdiçyan’ın raporunda Diyarbakır Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinin listesi bulunmaktadır. Bütün bu insanlar Diyarbakır Hapishanesi’nde cephanelerin ve ayaklanma planlarının itiraf edilmesi amacıyla inanılmaz işkencelere tabi tutuldular ve can verdiler. Piskopos Mıgırdıç Çilgadyan ise, önce elleri bağlı olarak şehirde gezdirilir, sonra şehrin eşraf ve yöneticilerinin toplandığı Ulucami Avlusu’nda üzerine gaz dökülerek yakılır.
Diyarbakır Ermeni cemaatinin seçkinleri hapishanede iken Dr. Reşit Bey, 21 mayıs günü Talat Paşa’ya ikinci raporunu yollar: “Ermeni komiteleri hakkındaki tahkikat [ilerledikçe] birçok teşkilat-ı ihtilaliye [ihtitilal örgütü] bütün vüzuhuyla tebeyyün ve tezahür [netleşmekte ve ortaya çıkmaktadır] etmektedir... 18 Mayıs 1915 tarihinden beri de mülhakat [çevrede] ve merkez-i vilayetde 625 muhtelif cins tüfek ve 581 tabanca ve 5544 fişek, bir çok âlât-ı câriha [kesici alet] elde edilmiştir.”
Dört gün sonra, Talat Paşa’ya yolladığı telgrafta, yollarda silahlı Ermeni komitecilerine rastlandığını ve bu nedenle yol güvenliğinin azaldığını bildirdikten sonra, “Derdest edilen ihtilalcilerin mikdarı heman 1000’i tecavüz etmesine [aşmasına] nazaran, bunların burada uzun müddet taht-ı tevkifde [gözaltında] kalmaları mahzurdan salim olmayacağı gibi tevkifhane de hapishane de istiab etmemekdedir [yetmemektedir]. [Bunların] Diyarbekir’den Musul ve Cizre’ye tağrîb ve teb’îdleri [uzaklaştırılmaları ve sürülmeleri] gerekir” der.
Pirinççizade Feyzi Bey propaganda turunda
Mıgırdiçyan’ın raporuna göre, İttihat ve Terakki Mebusu olan Pirinççizâde Feyzi Bey, 19 Nisan 1915’te Cizre’ye doğru yola çıkar. Yolda uğradığı bütün köy, kasaba ve beldelerde Kürtlere ve diğer Müslüman topluluklara İslamiyet’in gereğini yerine getirmelerini, gavurları ve özellikle Ermenileri genç-yaşlı veya erkek-kadın ayrımı yapmadan kırıma tabi tutmaları gerektiğini anlatır. Genç ve güzel kızların bu kıyımdan hariç tutulmasını ve onları nikahlamanın dinen caiz olduğunu vurgular.
Ziyaret ettiği bütün beldelerdeki dini liderler, şeyhler ve imamlar da kendisini destekleyen bir biçimde konuşurlar. Hatta, gavurların hayatının ve karılarının Müslümana helâl olduğu hakkında halka teminat verirler
Pirinççizâde Feyzi Bey, dönüş yolunda Batman ile Hasankeyf arasında Dicle kenarına kurulmuş olan Şikefta Köyü’nde mola verir. Köy, Ramanlı Aşireti reisinin dul eşi Perihan Hanım’ın köyüdür. Perihan’ın büyük oğlu Emin, Rus Cephesi’nde kendi milisleri ile birlikte Kazım Karabekir’in yanında savaşa katılmıştır. Perihan Hanım, Pirinççizâde Feyzi’yi misafir eder. Aslında Feyzi Bey, Perihan Hanım’ın diğer iki oğlu ile ilgilidir. Mustafa ve Ömer çeşitli suçlardan aranmaktadırlar. Ömer, Heso Ağa’yı taammüden öldürmekten suçludur. Mustafa’nın ise ufak tefek vukuatları vardır.
Feyzi Bey, Ramanlı Mustafa ve Ömer’in bazı hizmetler karşılığında vali tarafından affedileceğini annelerine söyler. Onları Diyarbakır’a Vali Dr. Reşit ile görüşmeye davet eder.
Ramanlı Aşireti devrede
Şimdi aynı olayı Ramanlı Emin’in oğlu Hüseyin Demirer’in kitabından takip edelim: Ramanlı Mustafa, Dr. Reşit tarafından son derece sıcak bir biçimde karşılanır. Kahveler içildikten sonra Mustafa af karşılığında valinin nasıl bir hizmet beklediğini öğrenmek ister. Vali, ağabeyi Emin’in Rus cephesinde savaştığını bildiğini, Ruslara da Ermenilerin yardım ettiğini anlatır. Ayrıca Ermenilerin, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak gördüklerini, zındık olduklarını, bunları öldürmenin sevap olduğunu belirtir. Müftünün ve diğer şeyhlerin böyle düşündüklerini ilave eder. Mustafa’nın tava geldiğini anlayan Dr. Reşit, Ramanlılardan istediklerini şöyle anlatır: “Bak Ağa! Burada çok zengin Ermeniler var. Sen, kardeşin Ömer ve adamların kelek tedarik edeceksiniz. Aranızda yabancı olmayacak, adamlarınızın ağzı çok sıkı olacak... Ben sizlere kafile kafile Ermeni teslim edeceğim. Şayet sizlere sorarlarsa, ‘Sizleri Musul’a götürüyoruz’ diyeceksiniz... Onları kelekle Dicle üzerinden götüreceksiniz. Kimsenin göremeyeceği bir yere varınca, hepsini öldürüp Dicle’ye atacaksınız... Ne kadar malları varsa adamlarınıza. Ne kadar altın, para ve mücevherat varsa onların yarısı sizin, diğer yarısını da Hilal-i Ahmer’e [Kızılay’a] vermek üzere bana getireceksiniz. Yalnız bu sırrı kimse bilmeyecek, duymayacak.” (Hüseyin Demirer, Ha Wer Delal. Ankara, 2008, s. 79)
Ramanlı Mustafa, Vali’ye “Allah, senden razı olsun paşam” dedikten sonra, Dr. Reşit’ten af mektubunu alır. Adamlarından biri ile mektubu kardeşi Ömer’e yollar. O gece, eskiden Adliye Sarayı olarak kullanılan İçkale’deki Vali Konağı’nda ipek çarşaflı yataklarda misafir edilirler. Ertesi gün, kelek tedariki için hazırlıklara başlanır.
Listeler hazırlanıyor
Mıgırdiçyan’ın anlatısına göre, o günlerde Pirinççizâde Feyzi Bey, Musul’a keleklerle gönderilecek Ermenilerin ilk kafilesinin listesini hazırlamaktadır. 30 mayıs pazar günü Diyarbakır Ermeni cemaatinin kaymak tabakasını oluşturan 635 kişi, Mardinkapı Köprüsü önünde bekleyen 25 keleğe bindirilir. Ramanlılar, nehrin akıntısında uzun süre yol aldıktan sonra Şikefte Köyü’nde kelekleri kıyıya çekerek mola verirler. Altı kişilik gruplar halinde köye çıkan Ermeniler önce soyulurlar ve ardından öldürülürler. Cesetleri Dicle’ye atılır.
Hüseyin Demirer’in anlatımına göre, ikinci günün ikindi sonrasında daha Şikefta Köyü’ne gelmeden önce, iki tarafı sarp ve dağlarla çevrili bir yere varırlar. Burada kelekler kıyıya çekilip mola verildikten sonra yemekler yenir, sazlar çalınıp içkiler içilir. Bütün kafile öldürülüp cesetlerin içine taş konarak Dicle’ye atılır. Sonra Ömer ve Mustafa paranın, mücevher ve altınların kendilerine düşen payını evlerine bıraktıktan sonra Dr. Reşit’in payını alıp Diyarbakır’a giderler. Hissesini kendisine şahsen teslim ederler. İkinci ve üçüncü kafileler de yola çıkar ve aynı kaderi yaşarlar.
Ramanlılar, öldürdükleri Ermenilerin elbiselerini giyip Diyarbakır çarşısında gezinirler. Bu durum, kalan Ermenilerin dikkatini çeker, artık dördüncü kafileden sonra kimse keleklerle Musul’a gitmek istemez. Dr. Reşit, Ramanlı Ömer ve Mustafa’ya artık ayak altından çekilmelerini ve Diyarbakır’a yakın Tilalo Köyü’nde (yeni ismi Karaçalı Köyü) saklanmalarını söyler. Köyde saklanan iki kardeş, Dr. Reşit’in Çerkes fedaileri tarafından öldürülür.
Kıssadan hisse
Sonuç olarak, Diyarbakır İçkale’de yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkan kafatası ve kemikler, 1915 yılı bahar aylarında İçkale’deki hapishaneye tıkılan ve “ihtilal planlarını” itiraf etsinler diye işkencede can veren Ermenilere ait olabilir. Tabii ki esas sonuç Adli Tıp Kurumu’nun kafatasları ve kemikler üzerinde yapacağı araştırmadan sonra ortaya çıkacaktır. Ama görebildiğim kadarıyla, Diyarbakır’da devletlu takımının her zaman kullandığı İçkale’de yapılacak her kazı kötülüğün arkeolojisi olacaktır.
duzceyerelhaber.com
Montag, 6. Februar 2012
Batman Üniversitesi'nde Kürt ve Süryani Dili ve Edebiyatı Bölümleri Açılacak
Batman Üniversitesi'nden yapılan yazılı açıklamada, Batman Üniversitesi'nde Kürt Dili ve Edebiyatı ve Süryani Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılması kararının senatoda oy birliğiyle kabul edildiği bildirildi.
Üniversitenin Fen Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümünde daha önce açılan Arap Dili ve Edebiyatı ile Fars Dili Edebiyatı Ana Bilim Dallarının yanı sıra Kürt Dili Edebiyatı ve Süryani Dili Edebiyatı Ana Bilim Dallarının açılması için karar çıktığı kaydedilen açıklamada, Rektör Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığında toplanan senatoda Kürt Dili ve Edebiyatı ile Süryani Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılmasının onayladığı, kararın YÖK'e sunulacağı belirtildi.
(Anadolu Ajansı) 29.01.2012 11:05 [3311407]
Üniversitenin Fen Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümünde daha önce açılan Arap Dili ve Edebiyatı ile Fars Dili Edebiyatı Ana Bilim Dallarının yanı sıra Kürt Dili Edebiyatı ve Süryani Dili Edebiyatı Ana Bilim Dallarının açılması için karar çıktığı kaydedilen açıklamada, Rektör Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığında toplanan senatoda Kürt Dili ve Edebiyatı ile Süryani Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılmasının onayladığı, kararın YÖK'e sunulacağı belirtildi.
(Anadolu Ajansı) 29.01.2012 11:05 [3311407]
Ermeni Asıllı Uğurgel İçin 3 Dilde Ayin
Mardin'de cuma günü yaşamını yitiren 79 yaşındaki Ermeni asıllı Corç Uğurgel, Deyrulzafaran Manastırı'nda bugün Türkçe, Süryanice ve Arapça dillerinde düzenlenen ayinden sonra toprağa verildi.
Mardin'de cuma günü yaşamını yitiren 79 yaşındaki Ermeni asıllı Corç Uğurgel, Deyrulzafaran Manastırı'nda bugün Türkçe, Süryanice ve Arapça dillerinde düzenlenen ayinden sonra toprağa verildi.
Mardin'de geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitiren kuyumculuk ve çiftçilik yapan 4 çocuk babası Ermeni asıllı Corç Uğurgel için bugün Deyrulzafaran Manastırı'nda 3 dilde ayin düzenlendi. Annesi Süryani, babası Ermeni asıllı olan Uğurgel için düzenlenen ayini Turabidin Metrolobiti Samuel Aktaş, Mardin-Diyarbakır Metropoloti Saliba Özmen, Kırklar Kilisesi Başpapazı Gabriel Akyüz yönetti. Mardin'in yanı sıra, Avrupa, Diyarbakır ve Kahramanmaraş'tan gelen çok sayıda Süryani ve Ermeni Hıristiyan'ın katıldığı cenaze töreninde, Mardin Belediye Başkanı AK Parti'li Mehmet Beşir Ayanoğlu, bölgedeki aşiret liderlerinin de aralarında bulunduğu yaklaşık 5 bin kişi katıldı.
Ayinde, Ermeni asıllı Corç Ugurgel'in insanlığı ve yaptığı hayırlı işlerden söz eden Mardin-Diyarbakır Süryani Metropoliti Saliba Özmen, "Corç amcayı herkes 'Corç Salbo' diye çağırırdı. Uğurgel, 79 yaşında vefat etti. Çocukluğundan bu yana ailesi ve yakınlarıyla Mardin'de insanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde yaşayan bir iş adamımızdı. Herkes cenaze merasimine katılıyor. Sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır" dedi.
Ermeni asıllı Corç Uğurgel'in cenazesi, Türkçe, Süryanice ve Arapça dillerinde düzenlenen ayinden sonra, Müslüman ve Hıristiyan dinlerine mensup vatandaşlar tarafından omuzlarda taşınarak, Deyrulzafaran Manastırı'nın arkasındaki mezarlıkta toprağa verildi.
[....]
(Doğan Haber Ajansı) 05.02.2012 15:06 [3332951]
Abonnieren
Posts (Atom)