Montag, 25. Juni 2012

Syrisch-orthodoxe Pfarre in Wien feiert 10-jähriges Jubiläum

Pfarrer Ucel und Kardinal Schönborn. © Kathbild.at/Rupprecht
(25.06.2012)


Pfarrer Ucel würdigt die ökumenische Gastfreundschaft in Wien.
Mit einem ökumenischen Dankgottesdienst am Samstag, 30. Juni 2012, um 19.00 Uhr, wird das zehnjährige Bestehen der syrisch-orthodoxen St. Petrus und Paulus-Pfarre gefeiert. Die Gründung der Pfarre erfolgte am 30. Juni 2002 zugleich mit der Priesterweihe von Pfarrer Sami Ucel, der die syrische Gemeinde seither leitet. Die ersten vier Jahre waren die syrisch-orthodoxen Gläubigen zu Gast in der katholischen Pfarre Maria Himmelfahrt in Wien-Donaustadt. Seit 2006 sind sie in der katholischen Pfarre Gartenstadt in Wien-Floridsdorf beheimatet.

Festgottesdienst am Samstag 30. Juni

Zum ökumenischen Dankgottesdienst werden unter anderem der für die syrisch-orthodoxe Kirche in Österreich zuständige Bischof Mor Dionysios Isa Gürbüz, der apostolische Nuntius Erzbischof Peter Stephan Zurbriggen und der Wiener Weihbischof Franz Scharl erwartet, weiters der griechisch-orthodoxe Metropolit Arsenios (Kardamakis) und der koptische Bischof Gabriel.
"Zufrieden und dankbar blicken wir auf das vergangene Jahrzehnt zurück. Als Gastpfarre bei der katholischen Schwesterkirche konnten wir viele syrisch-orthodoxe Christen, die in ganz Wien und Umgebung zerstreut leben, versammeln, um die Heilige Messe im Aramäischen, der Sprache Jesu, zu feiern", so Pfarrer Ucel. Für die Gastfreundschaft von Seiten der Erzdiözese Wien sei er sehr dankbar: "Die freundliche Aufnahme, die wir trotz unterschiedlicher Sprache, Kultur und Tradition von unserer katholischen Schwesterkirche erfahren durften, ist für uns keine Selbstverständlichkeit."
Zur Pfarre von Sami Ucel gehören rund 150 Familien. So gut wie alle stammen aus dem Tur Abdin im Südosten der Türkei, sind inzwischen aber längst österreichische Staatsbürger. Die Pfarrgemeinde Gartenstadt bemühe sich sehr, "uns die Räumlichkeiten der Pfarre bei Bedarf zur Verfügung zu stellen, und unterstützt uns weitgehend in unseren pastoralen Aktivitäten".

Familiäres Zusammenleben mit Pfarre Gartenstadt

Immer mehr entwickle sich ein harmonisches und familiäres Zusammenleben mit der Pfarre Gartenstadt, so Ucel. "Pater Pawel und sein Pfarrteam haben uns mit offenen Armen und Herzen empfangen." Neben gemeinsamen religiösen Aktivitäten werden auch immer mehr gemeinsame Freizeitunternehmungen gesetzt: "Ökumenische Gottesdienste, Kreuzwege, Marienandachten bis hin zur gemeinsamen Nutzung des Heiligen Grabes zu Ostern stärken den geistlichen Zusammenhalt beider Pfarrgemeinden." Auch die sportlichen Aktivitäten würden auf beiden Seiten großen Anklang finden, so Ucel. "Wir freuen uns sehr, wenn diese gemeinsame Freizeitgestaltung noch weiter zunimmt und hoffen, dass dies alles die Ökumene, Integration und Einheit der Christen fördert."
Freilich müsse man als Gast in einer anderen Pfarre auch Abstriche machen, so Pfarrer Ucel: "Wir müssen in Kauf nehmen, dass unsere Messe erst um 11.30 Uhr angesetzt werden kann, wodurch manche Aktivitäten unserer Familien zu kurz kommen. Auch die älteren Menschen und die Jugend hätten gerne eine Möglichkeit, sich regelmäßig treffen zu können."

Anlass zur Dankbarkeit

Das Jubiläum sei ein Anlass zur Dankbarkeit, betont Pfarrer Ucel: Gegenüber Kardinal Christoph Schönborn, der 2006 den Einzug der Gemeinde in die Pfarre Gartenstadt ermöglichte, und gegenüber Kardinal Franz König aus der Zeit der Gründung der Gemeinde: "Wir erinnern uns sehr gerne in unseren Gedanken und Gebeten an seine Eminenz, der stets ein offenes Ohr für die Anliegen und Bedürfnisse der syrisch-orthodoxen Kirche zeigte", so Pfarrer Ucel.
Bereits seit 1974 werden die syrisch-orthodoxen Christen in Wien auch von der Pfarre St. Ephrem (ehemalige Lainzer Pfarrkirche) im 13. Bezirk betreut. Auch St. Ephrem wurde der syrisch-orthodoxen "Schwesterkirche" von der Erzdiözese Wien zur Verfügung gestellt. Pfarrer in St. Ephrem ist der syrisch-orthodoxe Chorbischof in Österreich, Emanuel Aydin.
(red/KAP)

Gottesdienst der syrisch-orthodoxen Gemeinde © Syrisch-orthodoxe Gemeinde
In der Pfarre Gartenstadt in Wien-Floridsdorf ist die syrisch-orthodoxe Gemeinde beheimatet: "Pater Pawel und sein Pfarrteam haben uns mit offenen Armen und Herzen empfangen", betont der syrisch-orthodoxe Pfarrer Sami Ucel.

 Pfarrausflug nach Stift Melk. © Syrisch-orthodoxe Gemeinde
Pfarrausflüge und andere Aktivitäten werden oft gemeinsam mit der Pfarre Gartenstadt veranstaltet. 


erzdioezese-wien.at

Sonntag, 24. Juni 2012

Hz. İsa'nın kutsaal mendili Şanlıurfa'da mı?

Şanlıurfa Ulu Cami’inde bulunan kuyunun gizemini Aziz Hoca anlattı. Hz. İsa’nın yüz yansımasını taşıyan mendil Şanılurfa’da mı, İtalya’da mı yoksa Vatikan da mı?

23 Haziran 2012 Cumartesi 16:45

Hz. İsa'nın kutsaal mendili Şanlıurfa'da mı?


Adrian Gilbert’in Üç Bilge Kral, Aytunç Altındal’ın Yoksul Tanrı kitabına konu olan ‘Kutsal Yüz’ ya da ‘Kutsal Mendil’ hikayesi Şanlıurfa’nın tanınmış din adamı Abdülaziz Kutluay’ın son kitabı “İslam Tarihi’nde Şanlıurfa’ya” da konu oldu. Göbeklitepe’den başlayarak Cumhuriyet Dönemine kadar Urfa’nın tarihini işleyen kitapta ‘Kutsal Yüz veya Kutsal Mendil’ olayı tüm detaylarıyla anlatıldı.

Hikaye Edessa (Urfa) Kralı V.Abgar' ın vebaya yakalanması ile başlar. Tıbbın merkezi Harran' da, bu illete çare bulacak bir ilaç yoktur. O' da son çare olarak Galile' de mucizeler yapan ve hastaları iyileştiren birini duyar; Hz. İsa...

Hemen saray katibi ve aynı zamanda usta bir ressam olan Hannan isminde birini, yanına koruma olarak birkaç kişi daha vererek, Hz. İsa' yı bulmasını ve kendisini iyileştirmesi için Urfa' ya getirmesini, eğer gelmez ise bir resmini yapması ile görevlendirir.

Kral resme bakarak iyileşeceği umudunu taşımaktadır. Zira Hz. İsa' nın uzaktan iyileştirme gücünü duymuştur. Hannan, Hz. İsa' yı çevresi çok kalabalık bir ortamda bulur ve teklifi söyler. Ama Hz. İsa, Urfa' ya gelmeyi kabul etmez. Bu durumda ikinci emre uyarak resmini yapmaya başlar ama bir türlü benzetemez. Zira Hz. İsa' nın yüzünde gözkamaştırıcı bir nur vardır ve çevresi o kadar kalabalıktır ki, tam olarak yüzünü seçemez. Ressam Hannan' nın uzaktan yüzünü çizmeye çalıştığını gören Hz. İsa, Hannan' ı yanına çağırır ve yüzünü yıkamak için su ister. Yüzünü yıkadıktan sonra boynundaki dua örtüsü ile yüzünü siler ve mucizevi olarak, yüzünün sureti örtüye çıkar.

"Rabbi-öğretmen" Saray katibi ve ressam Hannan, örtüyü alır ve Kral Abgar'a götürür. Hikayenin gelişimine göre; Kral örtüdeki Hz. İsa suretini gördükten sonra iyileşmiş ve herkesin iyileşmesi için bir yapının (saray olduğu da rivayet edilir) girişinde yaptırdığı özel bir bölmeye koydurmuştur. Hannan ise, Kral tarafından ödüllendirilmiş ve büyük ihtimalle bu suretin kopyası çoğaltarak diğer hasta soylulara yollanmıştır.
Şehre yapılan saldırılardan kutsal örtüyü korunmak için, sur kapısı yanındaki duvara saklanmış ve unutulmuş iken, 525 yılında bir sel sırasında ortaya tekrar çıkmış. Bu keşif, tam bir mucize olarak görüldü. Daha sonra resim, Müslümanların eline geçti ve Bizans ile yapılan bir savaşta, esir mübadelesinin ön koşulu olarak İstanbul' a götürüldü. 1204 yılında Haçlı askerinin Ayasofya yağması sonrası, kutsal örtü Vatikan' a taşındı. Hala burada sergilenmektedir. Vatikan' daki örtünün gerçekliği tartışmalıdır. Zira, resmin baş kısmında haç ve hale olduğu görülür.

Halbuki Hz. İsa hayatta iken yapılmış ya da mucizevi olarak ortaya çıkmış resimde, sonraki tarihte gerçekleşek ölüm anındaki haçın işi nedir?

Örtünün bir başka kopyası; Göreme Karanlıklar kilisesinde kubbe üzerine çizilmiş olup, burada açıkça bir "haham dua örtüsü" üzerine 7 güneş ve ay sembolü ile çevresinde süsen çiçekleri ve başın etrafında yine haç ve hale vardır. (12. yy.) Burada haçın ve bir takım güneş, ay ve yıldız gibi simgelerin karışık olması; ilk resmin Hristiyanlaştırılmış kopyası olduğunu düşündürür. Zira Urfa' nın güneş ve ay ile yıldızlara tapınılan din merkezi olduğunu biliyoruz. Kutsal örtü, üzerindeki resim, uzun yıllar Urfa’da Cosmas Manastırı’nda muhafaza edilmiştir. 1145 yılında Urfa Süryani kilisesinin reisi Basil Bar Şumana, dost olduğu İmadeddin Zengi’ye şunları anlatmıştır: “Şanlıurfa’yı ziyarete gelenlerden birisi mendili Cosmas Manastırı’ndan çalar ve cebine koyar. Manastırda geceleyen ziyaretçinin cebindeki mendil karanlıkta ışık saçmaya başlar. Yanmaktan korkan adam, mendili yakındaki Eyüp Peygamber kuyusuna atar. Kuyudan güneş misali bir ışık çıkar. Böylece mendil kuyudan çıkartılarak manastırdaki yerine konur”. Bu olayda geçen kuyunun, Ulu Cami içersindeki kuyu olduğu da söylenmektedir.

Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, Hannan diye bilinen usta ressamın yaptığı gerçek bir Hz. İsa resmi vardır ve bu resim bizzat kendisine ait dua örtüsü üzerine çizilmiştir. Böylece örtünün iyileştirme gücü daha artmaktadır. Sonra bu örtünün çok sayıda kopyası Hannan tarafından yapılıp, çevredeki soylu fakat hasta kişilere gönderilmiştir. Bizans' a götürülenin ve bugün Vatikan' da olanın kopya olduğu, çevresindeki haç ve haleden anlaşılır. Halbuki, Urfa' da bulunan, ilk Hristiyanlık dönemine ait çok sayıda Hz. İsa resminde, hale ve haç görülmez. Görülmez çünkü; Harran ve Antakya' daki ilk Hristiyanlar, Hz. İsa' nın; Tanrı olmasından çok, bir insan olduğuna inanır ve Ariusçu çizgidedirler. Bu nedenledir ki, Abgar' ın ikinci oğlu VI. Ma'nu bar Abgar, pagan olmakla suçlanmıştır. İlk kutsal örtüde, sade bir Hz. İsa resmi vardır. Ve orjinal kutsal örtü; günümüzde Urfa' da yaşayan, çok az sayıda ilk Hristiyan kökenli bilge insan tarafından korunmaktadır. O mendilin yeri yine de tam olarak bilinmemektedir.

‘DOĞUM LEKESİNİ SİLEN SU’

Ulu Cami’inin 25 yıllık müezzini M. Bahyeddin Çuhadaroğlu ise kuyunun birkaç gizemine tanık olduğunu söyledi. Bir defasında 8-10 kadının Ulu Cami’ine geldiğini kendisinin de o sırada kuyudan su çektiğini söyleyen Çuhadaroğlu, ‘Kadınlar o sudan içebilir miyiz?’ diye sordu. Ben de tabi dedim. Kadınlardan biri o suyla yüzünü yıkadı ve peçetesi hafiften karardı. Ertesi gün kadının kayınbabası geldi ve gelininin yüzünde bulunan doğum lekesinin o suyla gittiğini söylediğini’ aktardı.

HİKAYESİNİ DUYAN GÖRMEYE GELİYOR

Şu an elektrikli dinamo ile su çekilen kuyunun üstü özenli bir şekilde yerleştirilen mermer ve tahta plaklarla korunuyor. Kuyuyu her yıl yüzlerce yerli ve yabancı turistin görmek için geldiği öğrenildi.

HABER 7.COM
konya.net.tr 

Hamburg Başkonsolosu Süryanileri ziyaret etti

24 Haziran 2012 - / Emine SONUGÜR / HAMBURG
Başkonsolos Devrim Öztürk: “Her vatandaş eşittir”

Hamburg Başkonsolosu Devrim Öztürk, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, etnik kökeni, dili, dini ne olursa olsun eşittir. Bu farklılıklar ülkemizin zenginliğidir” dedi.

HAMBURG'DA yaşayan Süryani vatandaşların

Billstedt semtinde kurduklarını kiliseyi ziyaret eden Hamburg Başkonsolosu Devrim Öztürk, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, etnik kökeni, dili, dini ne olursa olsun eşittir. Bu farklılıklar ülkemizin zenginliğidir” dedi.

Kentin Billstedt semtinde bulunan kilisede papaz İsa Aktürk ve Süryani cemaati üyeleri Josef Aydın, Fehmi Aykut ve Abdu Deger, Billstedt ve çevresinde Türkiye'den gelen çok sayıda Süryani yurttaşlarımızın yaşadığını belirterek, “İnsanlarımızın diniz vecibelerini yerine getirmelerini yoğun çabayla kurduğumuz kilisemiz özellikle pazar günleri yaptıklarımız ayinde olup, taşıyor” dediler.

Papaz İsa Aktürk, bölgedeki din grupları temsilcileriyle çok iyi ilişkiler içinde olduklarını ve ortaklaşa dinler arası diyalog grubunda yer aldıklarını ifade ederek, “Tüm dinlerin ortak temeli insan sevgisidir. Süryani dini ve kültürünün Türkiye etnik mozaiğinin önemli bir parçasıdır” dedi.

Süryani cemaati temsilcileri Hamburg Başkonsolosu Devrim Öztürk'ün ziyaretinden çok memnun kaldıklarını söylediler.
hurriyet.de

Freitag, 22. Juni 2012

Süryani Kültürel Envanter Çalışmasında Tarihi Taşlar, Ev ve Ahır Duvarlarında Bulundu

Haber Tarihi: 22 Haziran 2012 Cuma Saat 11:47
Doğan Haber Ajansı  [3727083]

Batman Üniversitesi bilimsel araştırma projeleri kapsamında 5 ilçede yapılan 'kültürel envanter' çalışmasında 350 kilise, manastır, kale, cami, tarihi çeşme, mağara ve şelale tespit edildi.

Haber: Kültürel Envanter Çalışmasında Tarihi Taşlar, Ev ve Ahır Duvarlarında Bulundu
Batman Üniversitesi bilimsel araştırma projeleri kapsamında 5 ilçede yapılan 'kültürel envanter' çalışmasında 350 kilise, manastır, kale, cami, tarihi çeşme, mağara ve şelale tespit edildi. Süryani ve Ermenilere ait önemli tarih eser taşlarının, köy evleri ve ahır yapımında kullanıldığı ortaya çıktı.

Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Şen başkanlığındaki iki sanat tarihçisi, iki arkeolog ve bir fotoğrafçıdan oluşan 5 kişilik ekip, Batman'ın Gercüş, Hasankeyf, Kozluk, Beşiri ve Sason ilçelerindeki saklı tarihi de gün yüzüne çıkardı. Yaklaşık 6 aydır süren envanter tespiti çalışmasında 350 kilise, manastır, kale, cami, tarihi çeşme, mağara ve şelale tespit edildi. Süryani ve Ermenilere ait kiliselerden alınan işlemeli taşların ahır ve köy evlerinin yapımında kullanıldığı belirlendi.

KALEDE ÖKÜZ KAFASI

Sason İlçesi'ne bağlı Kaleyolu Köyü'ndeki Bozuka Kalesi'nde öküz kafasının figürü de tespit edildi. Hıristiyan alemi için adaleti sağladığı bildirilen 'öküz kafası' figürünün bir kısmının tahrip edildiği belirlendi. Sason'un Gürgenli Köyü'ndeki Taşpınar Kalesi'nde de haç işaretlerinin bulunduğu işlemeli taşların bir bölümü köy evinin yapımında kullanılması 5 kişilik ekip arasında şaşkınlık yarattı. Ermenice yazılan bir taş kitabenin de Gürgenli Köyü'nde bir ahırın duvarına yerleştirilmiş olduğu dikkat çekti. Batman envanteri için önemli bir araştırma yapıldığını belirten Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Şen; "İlk kez yapılan araştırmada önemli eserler kayıt altına alındı. 8'inci yüzyıla ait önemli tarihi dokunun olduğu Batman İl sınırlarındaki 'saklı tarih bir yerde gün ışığına çıkıyor" dedi.

ERMENİLER DERNEĞİ'NDEN DESTEK

Merkezi İstanbul'da bulunan Sason Ermeniler Derneği Başkanı Aziz Dağcı, Batman Üniversitesi ile Batman Valiliği'nin ortaklaşa sürdürdükleri kültürel envanteri projesinde önemli tarihi bulguların bulunmasının yöredeki turizmi canlandıracağını belirtti. Üniversitenin başlattığı projeye destek verdiklerini belirten Başkan Dağcı, şunları söyledi:
"Süryani ve Ermeni cemaatinin önemli eserlerinin olduğu bölgede, bazı figür ve kitabelerin maalesef köy evleri ile ahırlarda çıkması tarihe ne kadar değer verdiğimizi gösteriyor. O bölgede yıllarca tarihi dokunun tarumar edildiğini de biliyoruz. İşlemeli taşlar ile önemli figürlerin halen kilise ve manastırda bulunması, kültürümüzün zenginliğini gösteriyor. Bu envanter çalışması bir yerde Batman'a turizm kapısını açtırır. Bu çalışma bir yerde definecilerin yolunu da kapatmış olur."

haberler.com/

Türkei: Skandal um Armenier-Frage in Aufnahmeprüfungen


22. Juni 2012, 11:20

In Schulprüfungen wurde rund eine Million türkischer Schüler mit der amtlichen Aussage konfrontiert, dass es sich bei den armenischen und griechischen Minderheiten um Landesverräter handele.

Istanbul (kath.net/KNA) Skandal bei Aufnahmeprüfungen für die Gymnasien in der Türkei: In den landesweit standardisierten Prüfungen wurden rund eine Million Schüler mit der amtlichen Aussage konfrontiert, dass es sich bei den armenischen und griechischen Minderheiten um Landesverräter handele. Wie die Zeitung «Taraf» (Donnerstag) berichtet, wurden die Schüler unter anderem gefragt, wie das türkische Volk damit umgegangen sei, dass die armenische und griechische Bevölkerung sich im Ersten Weltkrieg mit dem Feind verbündet habe und der türkischen Bevölkerung in den Rücken gefallen sei. Die Frage wurde laut «Taraf» jetzt öffentlich bekannt, als der Vater einer Schülerin bei einem Gericht in Istanbul Strafanzeige wegen Volksverhetzung gegen das Bildungsministerium gestellt habe.

Mit der Dolchstoßlegende vom Verrat der christlichen Bevölkerungsteile wurden in der türkischen Geschichtsschreibung und im schulischen Geschichtsunterricht über Jahrzehnte Massaker an den Armeniern und anderen christlichen Minderheiten im Ersten Weltkrieg rechtfertigt. Im Zuge der Demokratisierung und unter dem Druck der öffentlichen Diskussion über die Schuld am Schicksal der Armenier im untergehenden Osmanischen Reich wurde diese Version in jüngster Zeit aus den meisten Schulbüchern getilgt. Bis heute streitet die türkische Regierung jede Verantwortung für die Massaker ab, denen nach manchen Schätzungen bis zu 1,5 Millionen Menschen zum Opfer fielen.

(C) 2012 KNA Katholische Nachrichten-Agentur GmbH.
kath.net

Donnerstag, 21. Juni 2012

Anıtlı [Hah]'ya din adamı isteniyor

Haber: Mardin'deki Manastıra Din Adamı
21/06/2012 15:26

Mardin'de Süryani Ortodokslar'ın ilk manastırı olarak bilinen Meryem Ana Manastırı'nı yönetecek kimse kalmadı. Vatandaşlar din adamı bekliyor.

Anıtlı'ya din adamı isteniyor
KOYDE BULUNAN HANNA AYDIN, BOZUK TURKCESIYLE GELEN KONUKLARA YARDIMCI OLMAYA CALISIYOR. FOTO: ADNAN AVUKA, DHA

MARDİN - Mardin’in Midyat İlçesi Anıtlı Köyü’nde bulunan ve Süryani Ortodokslar’ın ilk manastırı olarak bilinen Meryem Ana Manastırı’nda (Anıtlı), gönüllü din adamının 4 yıl önce göç etmesi üzerine kilisede ayin yönetecek kimse kalmadı. Köydeki Süryani vatandaşlar, Mardin Metropolitliği’nden kiliselerine bir din adamı atanmasını istediklerini ama yanıt alamadıklarını söyledi.

Midyat’a bağlı Anıtlı Köyü’nde bulunan ve İsa Peygamber döneminde kendisini ziyarete gelen İranlılar tarafından yapıldığı söylenen Meryem Ana Manastırı’na 4 yıldan beri din adamı gelmedi. Yaklaşık 200 nüfuslu Anıtlı Köyü’nde yaşayan Süryani Ortadokslar’ın ibadet ettiği manastırda, din adamının bulunmaması şikayetlere neden oluyor.

Mardin Kırklar Kilisesi Baş Papazı Gabriel Akyüz, Meryem Ana Manastırı’nın Hz. İsa’nın yaşadığı dönemde, kendisini ziyarete gelen İranlılar tarafından yapıldığını anlattı. Akyüz, "İsa Peygamberi ziyarete gelen İranlılar, burada ilk taşı kendileri koyarak inşa etti. O günden beri İranlılar, bu manastıra büyük önem veriyor. Süryani Ortadokslar’ın ilk manastırı olarak biliniyor. Eskiden İran şahları sık sık burayı ziyaret eder, her türlü hizmetini karışlardı" dedi.

Anıtlı Köyü’nde yaşayan Süryani vatandaşlardan Reşat Aciz de, "Ben burada oturuyorum. Mardin Metropolitliği’nden defalarca ayin yapacak, yönetecek din adamı görevlendirmelerini istedik ama kimse bizlere kulak asmıyor. Dünyanın her yerinden gelen yerli yabancı turistler var ama, bırakın din adamını, tercümanlık yapacak kimse yok. Gelenler sadece fotoğraf çekip gidiyor" diye konuştu. (dha)
radikal.com.tr

Türkei: "Fragile Lage der Religionsfreiheit am Bosporus"

Den Schutz religiöser Minderheiten fordert Tom Koenigs (Bündnis 90/Die Grünen) von der Regierung in Ankara. Aus Sicht des Vorsitzenden des Menschenrechtsausschusses beleuchtet der Streit um den durch Enteignungsverfahren gefährdeten Fortbestand des syrisch-orthodoxen Klosters Mor Gabriel exemplarisch, "wie fragil die Lage der Religionsfreiheit am Bosporus ist". Durch den Beitritt zur Menschenrechtscharta des Europarats habe sich die Türkei ebenso wie Deutschland verpflichtet, die Rechte religiöser Minoritäten zu achten, so der Grünen-Abgeordnete im Interview. Umgekehrt solle man sich bei uns fragen, "wie groß hierzulande die Akzeptanz von Moscheen ist". Auf Basis eines Antrags der Koalitionsfraktionen (17/9185), eines SPD-Antrags und der Beschlussempfehlung des Ausschusses wird das Theam im Bundestag am Donnerstag, 14. Juni 2012, gegen 20.35 Uhr aufgerufen. Die Reden werden zu Protokoll gegeben. Das Interview im Wortlaut:

Warum ist das Kloster Mor Gabriel eigentlich so bedeutsam? Dessen gefährdeter Fortbestand schlägt sogar international hohe Wellen. Das Schicksal einer Glaubensgemeinschaft oder gar der Religionsfreiheit in der Türkei kann doch schwerlich von einer einzigen Einrichtung abhängen.

In Mor Gabriel sollte man in der Tat nicht das wichtigste oder gar einzige Problem beim Blick auf die Religionsfreiheit sehen. Aber die gegen das Kloster laufenden Prozesse können als Spitze eines Eisbergs gelten. Dieser Konflikt beleuchtet exemplarisch, wie fragil die Lage der Religionsfreiheit am Bosporus ist. Aber es werden auch zahlreiche andere Kirchen, Klöster und aramäische Ortschaften mit ähnlichen Enteignungsverfahren überzogen. Für die Aramäer ist der Ausgang des Prozesses um Mor Gabriel von zentraler Bedeutung, das ist ein Präzedenzfall.

Konkret geht es bei Mor Gabriel um die Frage, ob ein Teil der vom Kloster genutzten Ländereien als Wald eingestuft und damit zu Staatseigentum wird. Ist dieses juristische Vorgehen ein Vorwand, um die christliche Minderheit zu schikanieren?

In der Türkei existieren durchaus Gesetze zum Schutz religiöser Minoritäten, und die Richter sind gefordert, diese Regelungen konsequent umzusetzen. Im Übrigen gibt es nicht nur Defizite beim Schutz der christlichen Minderheit in der Türkei, was in den Diskussionen hierzulande viel zu oft unter den Tisch gekehrt wird. Beispielsweise wird die große Minorität der Aleviten seit langem diskriminiert. Deshalb wird auf Beschluss des Menschenrechtsausschusses in dem Antrag, über den das Bundestagsplenum am 14. Juni debattieren will, ausdrücklich gefordert, alle "nichtmuslimischen bzw. nichtsunnitischen Minderheiten"  müssten ihre Rechte uneingeschränkt ausüben können.

Offenbar hat Ankara signalisiert, im Falle einer Deklarierung des Walds zu Staatsbesitz könne das Kloster dieses Terrain kostenlos pachten. Allerdings wird dies von der Glaubensgemeinschaft abgelehnt.

Dass sich das Kloster nicht auf einen Kompromiss einlassen will, kann ich nachvollziehen. Wer will schon nach einer Enteignung den vormaligen Besitz pachten?

Steht es dem hiesigen Parlament zu, sich in die inneren Angelegenheiten der Türkei einzumischen und für Mor Gabriel Partei zu ergreifen? Umgekehrt würde es sich der Bundestag wohl verbitten, wenn andere nationale Parlamente in deutsche Belange hineinregieren wollten.

Durch den Beitritt zur Menschenrechtskonvention des Europarats und die Ratifizierung des Internationalen Pakts über bürgerliche und politische Rechte der Vereinten Nationen hat sich die Türkei genauso wie die Bundesrepublik verpflichtet, die Rechte religiöser Minderheiten zu achten. Wir sollten überall für die Durchsetzung solcher international verbürgter Grundrechte eintreten. Umgekehrt müssen wir natürlich damit rechnen, dass die Türkei genau prüft, wie es bei uns um die Religionsfreiheit und um den Schutz nichtchristlicher Minderheiten steht. Wir sollten uns etwa fragen, wie groß hierzulande die Akzeptanz von Moscheen ist. Wenn wir von der Regierung in Ankara verlangen, nichtmuslimische Minderheiten als Rechtspersönlichkeiten anzuerkennen, müssen wir dies auch für nichtchristliche Minderheiten in Deutschland ermöglichen. Der Bundestag sollte sich auch dafür einsetzen, dass in Deutschland die rechtlichen Hürden für die Anerkennung nichtchristlicher Minderheiten gesenkt werden.

Als Mitglied des Europarats ist die Türkei eigentlich gehalten, die in der Menschenrechtscharta verankerte Religionsfreiheit zu garantieren. Sorgt der Staatenbund nicht mit dem nötigen Nachdruck dafür, dass dieses Grundrecht auch am Bosporus gewährleistet wird?

Wie der Bundestag hat auch der Europarat mehrfach die Wahrung der Religionsfreiheit in der Türkei angemahnt. Speziell im Blick auf Mor Gabriel appelliert eine Straßburger Entschließung an die türkischen Behörden, das Kloster in seiner Gesamtheit zu schützen und sicherzustellen, dass dessen Ländereien nicht unrechtmäßig enteignet werden. Der Europarat tut gut daran, die Achtung der Religionsfreiheit von allen Mitgliedstaaten gleichermaßen klar und deutlich einzufordern. Dazu gehört auch das Recht, nicht zu glauben oder den Glauben zu wechseln.

Mor Gabriel klagt vor dem Menschenrechtsgerichtshof gegen das Enteignungsverfahren. Ist dieser Gang vor die Europaratsrichter erfolgversprechend?

Für mich ist entscheidend, dass das Urteil des Gerichtshofs, wie immer es auch ausfallen wird, von allen Seiten akzeptiert und umgesetzt wird. Dann wären wir einen Schritt weiter.
(kos)
bundestag.de