Freitag, 28. Dezember 2012

MOR AUGİN MANASTIRI VE SÜRYANİ TOPRAKLARI

MOR AUGİN MANASTIRINDA (Nisan 2012)
27.12.2012 

ZEYNEP TOZDUMAN

Mezopotamya’da sevgiyle, sabırla, umutla bir tarih direniyor… Annesinin memesini yudum yudum emen, savunmasız bir çocuk şimdi Nusaybin/Girmeli’deki Mor Augin manastırı. Mor Augin manastırı; Süryani halkının, Mor Gabriel manastırının arazilerinin politik bir oyunla işgalinden sonra,  bir başka acısıdır. Bu halkın, acıyla bezenmiş sessiz çığlıkları yüzyıldır yankılanıyor,  Tur İzlo (Bagog) dağlarında... Yıkılan, dökülen, kaderine terk edilen, her yeri sevgiye ve barışa o kadar hasret ki. Bir yudum sevgiyi, kardeşliği, dostluğu sunmak, ne zormuş bu ülkede? Sevgiye değil nefrete, İnsana gitmeyi değil, insana zulüm etmeye programlanmış bir ülkede, SEVGİ hangi kuşun kanadında yetişir aceb?

Bu manastırın ruhu, yaşadığı onca doğa ve insan felaketine rağmen, Kutsal kitap İncil’de de yazdığı gibi sevgi, sabır ve umutla direnmiş, bu günlere gelebilmiştir. Bu manastıra sahip çıkmak, ülkemizde azınlık konumunda olan salt Hıristiyanlığa (Ezilenlere) değil, tek tanrılı bütün dinlere, bunun ötesi, insanlık tarihine sahip çıkmaktır. Öksüz ve yetim kalmış bir coğrafyada direniyor, Mor Augin manastırı.
Mor Augin manastırının kısa bir tarihçesini anlatmak istiyorum sizlere.
Süryani Hıristiyanlığına göre Mor Augin manastırı bütün manastırların anasıdır. Yine Süryani inancına göre Süryani halkının Kutsal kudüsüdür.

İsa Mesih ‘ten yaklaşık 300 yıl sonra Mısır’dan,  Mezopotamya’ya Hıristiyanlığı yaymak için 72 rahibin gelip inşa ettiği bu manastır, teknolojinin olmadığı o çağda taşların üstüne nasıl inşa edilmiş olduğunu gördüğünüzde, hayretler içerisine gireceksiniz. Âdeta Kartal yuvasını andıran çok büyük bir alan üzerinde kurulu bu manastır, insan emeğinin en ilkel yöntemleriyle yapılmış muhteşem bir eseridir. O dönemde henüz mimarlık ve teknolojinin gelişmediği gözüne alınırsa, insanoğlu inançla o kadar devasa bir eseri, sabırla nasıl örmüş inanamazsınız. Evet, Mor Augin ilk bakışta muhteşem olduğu kadar, acıyı, yok oluşu da o denli derin hissettiriyor insana. Bir zamanlar Mor Augin manastırı, sonradan yapılan on manastıra öncülük ettiği için merkez üssü görevini görmekteymiş. Belki de bu yüzdendir, sonradan yapılan manastırların Anası olma sıfatını alması. Kitapları, sayısız sunakları ve ibadet edilecek inziva yerleri, şapellleri, sütunları, kiliseleri, tarihsel yazıları ile bu manastırda adeta tarihe yolculuk ediyor insan.
Süryani inancına göre Azizlerin ayak izleri ile bereketlendirildiği bu manastırın, her yerini, sararan otlar kaplamış. Sanki bu manastır hep hazan mevsiminde var olmuş gibi dokunduğunuz, gözünüzün görebildiği her yerinden çaresizlik ve hüzün akıyor.

Her insanın yaşadığı topraklarda, tarihe karşı bir sorumluluğu vardır. Süryani tarihinin değerli bir eseri olan Mor Augin manastırına sahip çıkmak, bu ülkede yaşayan tüm halkların, özellikle bölge itibarıyla Kürt halkının görevidir. Bölgede Süryani halkının arazi davası ile ilgili yaşadığı o kadar çok sorun var ki, Türkiye kamuoyu, Süryani halkını, Devletin Mor Gabriel manastırına haksız bir şekilde açılan toprak ve arazi davalarıyla tanıdı. Bölgede Süryani halkına sadece devlet mi, haksızlık ediyor? Daha geçenlerde basında yer alan bir haberde, Mardin İHD’nin ara bulucuk yaptığı Midyat’a bağlı ZAZ köyünde, Kürt komşulara emanet edilen toprakları, işgal eden ve Süryanilerin yetiştirdiği ürünlere el koyanlar mı? Aramazsınız yine Midyat’a bağlı Kafro köyünde baskı, darp ile karşılaşan, Diaspora’dan dönüş yapanları, Onurlu Kürt ve Arap halkı sahip çıkmayacaksa kim sahip çıkacaktır?

Türkiye Cumhuriyet’i, yüzyıldır Osmanlı oyunlarıyla, yasalarıyla, baskılarla bölgede sayılarını üç bine düşürmeyi başarmıştır. Son bir-iki yıldır Şırnak, İdil ve Midyat’ta Kilise misafirhanelerine yıkım kararları çıkması, sayıyı daha da azaltmak için olsa gerek. Tarihi bir yapıyı kendi kaderine terk etmek, sahip çıkmamak, ayak oyunlarıyla topraklarını ele geçirmek, bir katliamdır. Bu bir tarihi yok etme, kültür katliamıdır!

Mor Gabriel manastırının hukuk mücadelesinde, Süryani halkıyla yan yana olan Kürt halkından ve özellikle BDP’den şimdi de Mor Augin'e daha fazla sahip çıkmasını bekliyoruz. Mor Augin’nin arazi davasıyla ilgili sorunlarını, Süryaniler lehine çözmeleri, BDP ‘yi ve Kürt özgürlükçülerini, kamu vicdanında daha çok yücelteceğine inanıyorum. Çünkü Mor Augin manastırı Nusaybin/Girmeli ilçe sınırları içerisindedir. Girmeli ilçesi de BDP’li belediyenin elindedir. Bunu bir şans olarak görüyor ve biz, barışseverler, insan hakları savunucuları olarak hak gaspı konusunda yüreğinizin terazisine güveniyoruz. İnancım o’dur ki, ancak acı çeken halklar birbirini anlayabilir.2009’dan bu yana Kürt halkının yaşadığı acılar, operasyonlar ve tutuklamalara 28 Aralık 2011’de Roboski katliamı eklenmiştir. Katliamın birinci yılında 34 güzel insanı saygıyla anıyor ve diyorum ki,1915’den bu yana bizler, TC.’nin yaptığı hiçbir katliamı unutmadık/unutturmayacağız. Roboski katliamının hesabını sormak, Süryani halkına yapılan katliam, talan, işgal ve gaspın hesabını sormaktan geçer.

Süryani halkının işgal, gasp, hile yoluyla elinden alınan arazilerle ilgili bir döneme değil, her döneme damgasını vuran, ezilen halkların savunucusu değerli Teslim Töre hocamızdan, sosyal medya aracılığı ile yardım istedik. Yardım çığlıklarımıza olumlu cevap veren özgürlük savaşçısı hocamız Teslim Töre’nin, sosyal medyada çıkan “Adalet komisyonuna” yazdığı yazının ardından, Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal ile görüşmesi sonucu, somut bir adım atılacağı haberini almış olmakla, yüreklerimize su serpilmiştir.

Sayın Teslim Töre’nin aktarımıyla, Remzi Kartal ve Avukat Zübeyir Aydar arasındaki diyalogda “ ben avukatım araştırdım, hile yaparak o topraklara el koymuşlar, Süryaniler giderken söz konusu toprakları, tanıdıkları, güvendikleri birine emanet ederek; biz dönene kadar bakın dönünce biz bakarız demişler. Adam ‘tamam’ demiş, ama sonra hile yaparak, aynı toprakları, hazine malı imiş gibi hazineden satın alma işlemleri yaparak, tapuyu kendi üzerine çıkartmış. Dolaysıyla da yasal olarak hiç açık bırakmamış. Bunun yöntemini iyi belirlemek gerekir. Yöntem iyi belirlenmediği taktirde, devlet devreye girerse, gaspçıyı destekler, sorun farklı boyut kazanır. Ne olursa olsun, biz o toprakların eski sahiplerine iade edilmesini mutlaka sağlayacağız. Ancak zamanlama ve yöntemi doğru ayarlamak lazım” şeklinde Teslim Töre hocamıza bilgi vermişler.

Bu cümleden anlaşılan o ki, Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar konuyu ciddiyetle ele alıp hemen araştırmış, sözleriyle gerekeni yapma konusunda somut bir adım atılmış kabul ediyor ve gereğinin yapılmasını bekliyoruz.
Ben bir kadınım, anayım. Ve kadınlar doğası gereği yıkıcı değil, barışçıldır. Nerede böyle yıkılmış, terkedilmiş, hayvan barınağı haline getirilmiş Kilise ve Manastır, şapel, görsem yüreğimin sol yanından kan, damlar. Oysaki kendi kutsalımıza saygı, öncelikle diğerinin kutsalına saygıyla başlar.

Buradan, Hıristiyan Avrupa halklarının, ortaya çıkaracağı kolektif vicdana da sesleniyorum. Bu manastırın işlerlik kazanması için restorasyonu, çevre düzenlemesi yapılması gerekiyor. Bu manastırın binlerce yıl daha ayakta kalabilmesi için milyonlarca dolara ihtiyaç vardır. Diaspora’daki Süryanilerin ekonomik katkılarıyla, Mor Augin manastırı olacak gibi değil diye düşünüyorum. Hıristiyan Avrupa’nın da buraya maddi ve manevi destek vermesi gerekir. Bölgede Kürt halkı, Avrupa’dan da Hıristiyan kuruluşları, buraya sahip çıkarlarsa sanırım yeniden Süryani halkına kazandırılır.

Nusaybin/GİRMELİ ovasının uçsuz-bucaksız görüntüsünün ayaklarınızın altına serili olduğu, Mor Augin manastırına, yeniden nefes verilmesi, Süryani halkına ait arazilere sahip çıkılması, küresel bir barışa da vesile olacaktır. Haydi! Dostlarım, Bölgede onurlu bir barış için Süryani halkına bir elde sen uzat.

Donnerstag, 27. Dezember 2012

SANA: Syria - Christmas Cerebrations Limited to Prayers and Masses All Over Country


Dec 26, 2012

DAMASCUS, (SANA) – Christmas celebrations in Syria this year have been limited to prayers and masses only due to the events taking place in the country and in respect of the souls of the martyrs who offered their lives to defend the dignity of Syria.
Prayers and masses were held on Tuesday in all churches and places of worship across the country, with Christmas sermons stressing that the awareness of the Syrian people is the element which will achieve victory over the conspiracy targeting all Syrians, and praying for the souls of martyrs and for Syria to remain secure, stable and steadfast.
In St. George Cathedral for the Syriac Orthodox in Damascus, Archbishop Paul al-Souqi, Bishop Jean Qawwaq, and Bishop Matthew al-Khouri held mass, assisted by Father Goerge Kouriye and the students of St. Ephraim Academy and the St. Ephraim the Syriac Choir.
Bishop Matthew al-Khouri delivered a message from Syriac Orthodox Patriarch of Antioch and All the East, Patriarch Zakka I Iwas, in which he spoke of the meaning of Christmas which inspires cheer in people, which makes it a duty to spread cheer and mend broke hearts.
He called on Syrians abroad to keep their homeland in their heart, stressing that peace isn't a mere word or slogan, rather t's a matter of destiny, future, life, dignity, sovereignty, rights and duties, adding that working for peace is harder and more complex than war.
Bishop al-Khouri foretold a bright dawn coming to Syria, beseeching all decision-makers and people with good intentions in Syria to end violence and bloodshed and engage in dialogue.
He concluded by praying for the martyrs of Syria and offering condolences to their families.
A mass was also held in the National Evangelical Church in Damascus, presided upon by Pastor Peter Zaour, assisted by Pastor Samuel Hanna and the church choir.
Pastor Zaour said that the celebration of Christmas comes at a time of sadness due to the bloodshed, instability and destruction taking place in Syria, praying that the passing days of tears and destruction will be left behind and that a new life of love, compassion and reconciliation will begin.
R. Milhem / Ghossoun / H. Sabbagh
sana-syria.com

Viel Unterstützung aus Paderborn für das älteste noch existierende Kloster Mor Gabriel

Paderborn

Leuchtturm der Christenheit


 1000 Mönche haben hier in der Blütezeit von Mor Gabriel gelebt ebetet und auf den Feldern ringsum gearbeitet. Jetzt wurde das Land enteignet und die Christen im Südosten der Türkei kämpfen um die nackte Existenz und ihre 1600-jährige Geschichte. Fotos: WV

Donnerstag, 27. Dezember 2012,- 00:39 Uhr
Von Rüdiger Kache

Paderborn (WB). Die Christen im Südosten der Türkei sind nur eine kleine Minderheit. Aber sie haben starke Freunde, die ihre Notlage immer wieder öffentlich machen und so für neue Hoffnung sorgen. 20000 Unterschriften haben der Paderborner Landtagsabgeordnete Daniel Sieveke und seine Mitstreiter unter der Schirmherrschaft des Europaabgeordneten Elmar Brok gesammelt, um das bedrohte Kloster Mor Gabriel und ihre Bewohner zu schützen.
 
»Ein beeindruckendes Land mit einer ebenso beeindruckenden Geschichte«, ist der Paderborner Landtagsabgeordnete Daniel Sieveke immer noch fasziniert von den Menschen und ihrem tiefen Glauben. Erst vor wenigen Wochen waren Sieveke und sein Büroleiter Hartwig Höschen ganz nahe dran an diesem ständigen Konfliktherd im kargen Bergland der Südosttürkei, nur einen Steinwurf entfernt von der syrischen Grenze. Dort, wo riesige Lager für die Menschen entstehen, die vor dem Bürgerkrieg in Syrien fliehen konnten. Hinterm Stacheldraht-Grenzzaun mit dem alten Grenzposten aus Lehm grüßt Assad noch immer von einem überlebensgroßen Plakat in die Türkei. Ein unwirkliches, beängstigendes Bild, wie Sieveke und Höschen sich erinnern. Mit dabei war als Kenner der Sprache und der verworrenen Situation zwischen Türken, Kurden und den Christen in der Region der Delbrücker Ibrahim Cicek, der erst kürzlich auf dem CDU-Bundesparteitag in Hannover von Bundeskanzlerin Angela Merkel für seine Integrationsaktivitäten ausgezeichnet wurde. Er kam vor 30 Jahren als Elfjähriger aus der Region nach Delbrück.

Sieveke, der einer ganz persönlichen Einladung des Abtes des Klosters Mor Gabriel, Bischof Timotheus Samuel Aktas, gefolgt war, hatte Gelegenheit, mit vielen, zum Teil auch aufgeschlossenen Beamten, Politikern und Würdenträgern zu sprechen. Es habe Zusagen, etwa für eine Strom- und Wasserleitung, durch den zuständigen Landrat gegeben. »Jetzt müssen wir sehen, ob solche Zusagen eingehalten werden.«
Der Protest sei angekommen in der Türkei, zieht Sieveke eine Bilanz seiner achttägigen Informationsreise, »Auch Staatspräsident Erdogan hat das uralte Kloster mit den standfesten Mönchen und Nonnen und die Bewohner der kleinen christlichen Siedlungen wohl unterschätzt. Es geht hier um den Minderheitenschutz in der Türkei an sich, und das ist eine wesentliche Frage in der Debatte um eine EU-Mitgliedschaft der Türkei.«
Wie aufmerksam dort Politikerbesuche verfolgt und in den Medien begleitet, aber auch gerne mal missverstanden werden, zeigt eine Kampagne, in der Sievekes Äußerungen beim Gespräch mit einer sehr forschen Bürgermeisterin gar in die Nähe von PKK-Sympathie gerückt wurde. »In türkischen Zeitungen habe ich dann deutlich gemacht, dass die kurdische PKK in der Europäischen Union nicht als politische Instanz, sondern als Terrororganisation betrachtet wird.« Vereinnahmen lasse er sich nicht.

Bei der Rundreise durchs Kurdengebiet sei man ständig von bewaffneten Sicherheitskräften begleitet worden. »Europa schaut genau hin, wie die Türkei sich den Minderheiten im Land gegenüber verhält. Und die Minderheiten setzen ihre Hoffnung auf Europa.“ Das Kloster Mor Gabriel, so Sieveke, sei ein Leuchtturm für die syrisch-orthodoxen Christen, eine Burg und das Zentrum für die Syrer im Tur’Abdin, dem »Berg der Knechte Gottes« zwischen Euphrat und Tigris.

Und dort kämpft man auch um die blanke Existenz, nachdem der türkische Staat und zuletzt auch kurdische Nachbardörfer massiven Druck ausgeübt haben, um den gesamten Grundbesitz des Klosters zu enteignen. Bis vor den Europäischen Gerichtshof für Menschenrechte werde man gehen, um Unrecht anzuklagen, sagt der Abt. Die höchsten türkischen Gerichte haben das Land schon verteilt, das seit jeher dem christlichen Kloster gehört.
westfalen-blatt.de

Mittwoch, 26. Dezember 2012

Midyat Kaymakamı, Süryani Vatandaşların Bayramını Kutladı

Mardin’in Midyat ilçesinde Süryanilerin Noel Bayramı münasebetiyle Kaymakam Oğuzhan Bingöl ve daire amirleri bayram ziyareti gerçekleştirdi.
Mardin’in Midyat ilçesinde Süryanilerin Noel Bayramı münasebetiyle Kaymakam Oğuzhan Bingöl ve daire amirleri bayram ziyareti gerçekleştirdi.

    Mort İşmuni Kilisesi'nde gerçekleştirilen ziyarette Kaymakam Oğuzhan Bingöl’ün yanı sıra Garnizon Komutanı Albay Veysel Biçer, Başsavcı Adnan Küçükyumuk, Emniyet Müdürü Serdar Yurdagül, daire amirleri hazır bulundu.

    İlçe protokolü, Papaz İshak Ergün, Süryani Kiliseler Vakıf Başkanı Anto Nuay, Mor Gabriel Vakıf Başkanı Kuryakus Ergün ve Süryani vatandaşlar tarafından karşılandı.

    Kültürel zenginliğinin ve hoşgörünün önemine değinen Kaymakam Oğuzhan Bingöl, “Farklı dinlere, farklı inanç ve kültürlere saygıyı ve sevgi içerisinde olmalarının mutluluğu içerisindeyiz. Bu vesile ile bayramınızı kutlarız.” şeklinde konuştu.

Bayram ziyareti hatıra fotoğrafı çekilmesiyle sona erdi.


CİHAN
midyathabur.com/ 26.12.2012

Süryaniler Doğuş Bayramı'nı Mardin'de Kutladı

Mardin ve çevresinde yaşayan Süryaniler, Doğuş Bayramı'nı kutluyor. Süryaniler sabahın erken saatlerinde bin 400 yıllık tarihi Kırklar Kilisesi’nde eşleri ve çocukları ile geldi.
Mardin ve çevresinde yaşayan Süryaniler, Doğuş Bayramı'nı kutluyor. Süryaniler sabahın erken saatlerinde bin 400 yıllık tarihi Kırklar Kilisesi’nde eşleri ve çocukları ile geldi. Ayini Oxford Üniversitesi mezunu Deyrulzafaran Manastırı Metropoliti Nuri Saliba Özmen ve Kırklar Kilisesi Baş Rahibi Gabriyel Akyüz birlikte yönetti.
Kilisede kız ve erkek koroları ayin boyunca Süryanice, Arapça ve Türkçe ilahiler okuyarak ruhani liderlere destek verdi. Ayine katılanlar ruhani liderler tarafından özel olarak hazırlanan çeşitli baharatlardan oluşan tütsüler, gümüş tütsülükler içinde yakılarak kutsandı. Kilise ortasında yakılan ateşle devam eden ayinde Metropolit Özmen ve Başrahip Akyüz, Türkçe, Arapça ve Süryanice konuşma ve dua yaptı. Ayinin sonunda ayine katılanlar kilisede bulunan dua mumluğunda mum yakıp dua etti. Başrahip Akyüz, ayine katılanların ağzına şaraba banılmış ekmek parçacıklarını koyarak bayramlarını kutladı. Süryanilerin bayramına çok sayıda Müslüman'ın katılması ise dikkat çekti.

Süryani vatandaşların bayramını kutlamak için Mardin Valisi Turhan Ayvaz, Belediye Başkanı Beşir Ayanoğlu, Artuklu Üniversitesi Rektörü Porf. Dr. Serdar Bedi Omay, Emniyet Müdürü Derviş Kara, İl Müftüsü Dursun Ali Çoşkun ve daire amirleri de kiliseye geldi. Deyrulafaran Manastırı Metropoliti Salibe Özmen ve Süryani vatandaşlar misafirlerini kapıda karşıladı. Kiliseye gelen davetlilere mırra ve Süryani çöreği ikramında bulunuldu.

BİRLİKTE KARDEŞ BİR AİLE GİBİ YAŞIYORUZ

Bayramların milli birlik ve bütünlüğü simgelediğini, kırgınlığın ortadan kalkmasına vesile olduğunu belirten Mardin Valisi Turhan Ayvaz, Mardin farklı din ve dillerini, kültürlerini herkesin örnek alması gerektiğini belirtti
Mardin her türlü din, dil ve ırk açısından yüzyıllardır bir arada yaşadığı hoşgörü kenti olduğunu belirten Vali Ayvaz şöyle konuştu:“ Burada 30 medeniyetin geçtiği ve bu zamana kadar hoşgörünün hasıl olduğu bir şehir. Yine bu hoşgörü devam etmektedir. Herkes birbirine gayet iyi bir şekilde geçinmektedir. Birbirine saygı ve saygıyı özellikle dini alanında herkes komşusunun kutsal günlerini tebrik etmektedir. Birlikte kardeş bir aile şeklinde yaşanıyor. Bu binlerce yıldır böyle devam ediyor. Temennimiz bu kardeşliğin devam etmesidir. Sadece duygu düşünce olarak değil, aynı zamanda birbirimizin mabetlerine, camisine, kilisesine sahip çıkmışızdır. Önemli bir görevimiz var. Mardinliler olarak her cemaatten her dilden olarak dünya insanlarına gerçekten her dinin beşiği olan ilimizi layıkı ile tanıtmaktır. Bu nedenle Süryani cemaatimizin bayramını kutluyorum.” dedi.

MARDİN DÜNYAYA ÖRNEK OLUYOR

Mardin Deyrulzafaran Manastırı Metropoliti Saliba Özmen ise, Mardin’de dillerin, dillerin farklı kültürlerin beraber yaşadığı hoşgörü kenti olduğuna dikkat çekti. Mardin tarihçesine bakıldığında değişik toplumların etnisitelerin, dinlerin kültürlerin beraber yaşadığı birbirini benimsediği bir atmosfer olduğunu kaydeden Özmen konuşmasına şöyle devam etti.” Hem bölgemiz içini hem Türkiye içini hem dünya için güzel bir yapı ve örnek teşkil ediyor. Bu ruhani mevsimler dini bayramlar ve kültürel bayramlarda insanlar birbirine olan sevgisini saygısına karşılıklı bir şekilde pekişmesine vesile oluyor. Mardin tarihine baktığımızda Hıristiyanların Müslümanların Yezidilerin, Süryanilerin, Kürtlerin, Arapların, Türklerin ve bütün halkların birbiri ile olan saygısını, sevgisini, dayanışmasını tarih boyunca yansıtmıştır. Bu güzel birlikteliğin ve bayramların bu olumsuzlukları ortadan kaldırmasına vesile olmasını diliyorum.”

MARDİN KİMLİKLERİNDEN VEYA İNANÇLARINDAN DOLAYI ÖTEKİLEŞTİRİLMEDİĞİ BİR ŞEHİRDİR..

Mardin’de dini anlamda dört dini bayram kutlandığını belirten Mardin Belediye Başkanı Beşir Ayanoğlu, "Biz bugün Süryani, Hıristiyan cemaatinin Noel bayramını kutlamak için burada bulunuyoruz. Mardin’de farklı kültürler bir arada. Hem etnik anlamda hem de dinsel anlamda insanlar bir arada yaşıyor. Bir hoşgörü ortamında insanlar ibadetlerini günlük yaşamlarını sürdürüyor. Bu hoşgörü ortamı hem Türkiye’ye hem de dünyaya model olacaktır. Biz Mardin olarak çoğunluk kültürü değil çoğulcu bir kültüre sahibiz. Bununda altını çizmek gerekir. İnsanlar burada kimliklerinden veya inançlarından dolayı ötekileştirilmediği bir alandır. Bu alanı benimsemek gerekir.”şeklinde konuştu
Mardin Müftüsü Dursun Ali Coşkun da, Süryani cemaatinin bayramını kutlayarak, farklı dinlerin ve dillerin bir arada yaşamanın önemine değindi.
Tören sonunda kilise avlusunda toplanan Müslüman ve Süryaniler birbirleri ile kucaklaşarak hoşgörü tablosu sergiledi.

CİHAN
midyathabur.com/  26.12.2012

Mardin'de Tapulu Süryani kilisesi var!


Mardin'de yıllardır depo olarak kullanılan ve 5'inci yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen yapının kilise olduğu belirlendi. Tescillenen yapının tapusunu elinde bulunduran marangoz İbrahim Aycun ise yapıyı hak ettiği değer verildiği takdirde satmayı düşünüyor.
Birinci Cadde'nin ara sokaklarında bulunan kilisenin sahibi İbrahim Aycun (78), yaptığı açıklamada, babasının bu yapıyı depo ve iş yeri olarak satın aldığını, babasından kendisine miras kaldığını belirtti.

Babasının yapıyı kimden satın aldığını bilmediğini ancak tapusunun bulunduğunu aktaran Acun ''Kilise olduğunu bilmiyorduk. Bu yapı çok eski. Mardin'in en eski yapılarından. Kiliseyi depo olarak kullanıyoruz. Tescillendikten sonra kilise olduğunu öğrendim. Ancak kilise olduğunu Süryaniler biliyormuş'' dedi.

Oğul Ömer Aycun (50) ise depo olarak kullandıkları yapıda 35 yılının geçtiğini, dedesinin ne zaman satın aldığını hatırlamadıklarını anlatarak, ''Bir iş yeri olarak biliyorduk. Dedemler de kilise olduğunu bilseydi, almazdı. Kilise içinde bulunan bir kapının Deyrulzafaran Manastırı'na gittiğini, bir kapının ise kaleye gittiği söyleniyor. Tünel varmış. Çalışma yapılması gerekiyor'' diye konuştu.

Aycun, yapının turizme kazandırılması için satın almak isteyen kişilerin olduğunu da kaydetti.
Mardin Valiliği Koruma Denetleme Bürosu'nda görevli sanat tarihçisi ve Sabancı Mardin Kent Müzesi Müdürü Gani Tarkan da kilisenin tarihçesiyle ilgili net bir bilgi olmadığını, yapıya ait herhangi bir kitabenin bulunmadığını açıkladı.

Yapıyı tesadüfen keşfettiğini bildiren Tarkan, ''Müzede ahşap oymacılığı kursu için kalas almaya geldiğimde, böyle bir yapıyla karşılaştım. Adeta büyülendim yapıyı görünce. Böyle bir yapı beklemiyordum. Kötü bir atölye, kötü bir depo beklerken erken Bizans dönemine ait bu yapıyla karşılaştım. Girer girmez kilise olduğunu anladım'' dedi.

Kilisenin özel mülkiyet olarak satın alındığını, yıllarca kilise olduğunun bilinmediğini, tarihi yapının marangoz dükkanına ait bir depo olarak kullanıldığını kaydeden Tarkan, ''Bir dönem tahin deposu, imalathanesi olarak kullanılmış. Ancak biz burayı 2009 yılında keşfettik. Hazırladığımız raporu sunduk. Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından birinci grup yapı olarak tescil edildi. Şu anda tescilli bir yapı. Kilise olarak tescillendi. Bence çok önemli bir yapı. Erken Bizans dönemi açısından çok önemli bir yapı'' ifadesini kullandı.

Kitabesi olmadığı için kim tarafından yapıldığının tespit edilemediğini vurgulayan Tarkan, burayı keşfettikten sonra Kırklar Kilisesi Başpapazı Gabriel Akyüz ile görüştüğünü, Akyüz'ün kiliseyle ilgili arşiv taraması yaptığını belirtti. Tarkan, Akyüz'ün yapının isminin Mor Yuhanno olduğunu belirlediğini, bu isimle tescillendiğini kaydetti.

Mardin'de 2009 yılına kadar tescilli 8 kilise olduğunu, bu yapıyla birlikte sayının 9'a çıktığını dile getiren Tarkan, yaklaşık olarak 400 metrekarelik alana sahip yapının yüksekliğinin ise 15 metre civarında bulunduğunu bildirdi.

''CAMİ OLARAK DA KULLANILMIŞ''

Eserin kamulaştırılıp turizme kazandırılabileceğini, çok nitelikli bir yapı olduğunu dile getiren Tarkan, şunları söyledi:
''Çünkü burada patriklere ait mezarlar var. Bildiğiniz klasik bir kilise. Kitabesi olmamasına rağmen yapıdaki süsleme özellikleri, yapının karakteristik özelliklerinden yola çıkarak, bölgedeki yapılarla benzerliği göz önünde bulundurularak yapının 4, 5 ya da 6'ıncı yüzyılda yapılmış olabileceğini tahmin ediyoruz. Bu kiliseye benzer yapıların kitabesi olan yapıların 4-5'inci yüzyılda yapıldığını biliyoruz. Onlarda kitabe var. Benzer bir örneği Savur'a bağlı Dereiçi köyünde Mar Yohanne Kilisesi, aynı şekilde Deyrulzafaran Manastırı içindeki Azizler Evi bu yapıyla benzerlik arz ediyor. Nusaybin'deki Mor Yakup Kilisesi'nde, bu yapıya benzer süsleme özellikleri var. Duvar örgüsü aynı, mimari olarak plan şeması olarak aynı. Mor Yakup Kilisesi'ne kapıları çok benziyor. Patriklere ait mezarlar da Deyrulzafaran Manastırı'ndaki mezarlıklarla aynı özelliklere sahip. Apsisi ortada hala sağlam.''

Kilisenin yapımında kullanılan taşlar incelendiğinde, sadece erken Bizans dönemi özelliklerinin görülmediğini vurgulayan Tarkan, Artuklular yani İslami dönemde de kullanıldığını ifade etti. Gani Tarkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''O dönemde Hristiyanlar tarafından kullanılmış. O dönemin özelliklerini de almış. Özellikle yan yana duran 3 mezar var. Mezarın üstündeki süsleme özelliklerine baktığımızda Selçuklu özelliklerini görmemiz mümkün. İslami döneme ait süsleme özellikleri de var. Onun dışında devasa büyüklükte taşlar var. Bu blok taşlar da yapının erken Bizans döneminde yapıldığını, genç Roma döneminde yapıldığını bize gösteriyor. Yapı karışık üslupta yapılmış bir yapı. Tek bir dönemde yapılmamış. Farklı dönemlerde de restore edilmiş. Cami olarak da kullanılmış. Güneyinde bir mihrap var. Biliyorsunuz kiliselerde güneye bakan mihrap olmaz. Mihrap varlığı da buranın bir dönem cami olarak kullanıldığını bize ispatlıyor.''

Süryani vakıf ve derneklerinin kiliseyi satın almak istediği, ancak fiyat konusunda anlaşılamadığı öğrenildi. 
 
AA - Yayın Tarihi : 20 Aralık 2012 Perşembe 16:01:52
kenthaber.com 

Sonntag, 23. Dezember 2012

The Syrian Archbishop of Aleppo, Mar Gregorios Yohanna Ibrahim, speaks to The Majalla about the situation in Syria's second city

Written by : Amy Assad
on : Saturday, 22 Dec, 2012

A Bishop’s View from Aleppo

View of the Christian Maronite church in the Jdeideh neighborhood of Aleppo, hit by a rocket, under the control of the Syrian army on 2 September 2012. Source: JOSEPH EID/AFP/Getty Images

For Christians all over the world, December is usually a time for celebration. For Christians in Syria—and indeed for all Syrians—life remains as challenging as it has been for the past twenty-one months. Communities in Syria are tackling food shortages and electricity blackouts against a backdrop of harsh winter temperatures.
Syrian Orthodox Archbishop of Aleppo, Mar Gregorios Yohanna Ibrahim, travels the world attending interfaith events and discussions on Syria, and recently appealed to the international community for solid diplomatic initiatives in the country. In conversation with The Majalla, Ibrahim discusses Syria’s continuing instability from his own perspective as a community leader in the country’s most populous city.

The Majalla: What is the current state of Aleppo?

Aleppo as a city is a tragedy, a real tragedy, because a third of the city has been destroyed and most parts of the city are paralyzed. Everything is blocked: no shops, no souk, no schools, no university, no mosques, no churches. It’s a real disaster. When you come to Aleppo you can read the sadness in the eyes of all the people, from all different backgrounds. If this tragedy continues the whole city will become a dead city, and this is why Syrians are looking for something to happen, like from America, immediately, just to stop this tragedy.

Q: Do you think that foreign intervention in Syria is a good idea?

I think there are different scenarios for the future of Syria. One is international intervention, or Arab intervention, or intervention from its neighbors. This is not an entirely good scenario because then the question is, ‘How would you put an end to this intervention?’ On what condition would they leave? You cannot guarantee they will go. If you cannot guarantee that, this is not a good scenario for Syria.
The second scenario is that Syria will have a real civil war, which we don’t have right now, because although the fighters come from different backgrounds, they are also divided into different groups. It is not true that everyone is carrying weapons and that everybody is involved in this war and everyone is fighting. There is no civil war in this sense.
Now the third scenario could be the division of the country and this is another disaster for the future of Syria because this united country will become fragmented. You can divide it but you cannot unite it again, and you might regret that in the future. So, intervention is maybe one of the most vivid scenarios for Syrians because they believe that when the military assistance comes from other parts of the world—Europe, USA, Turkey, Qatar, and Saudi Arabia—they might be able put an end to this dirty war. In my opinion, that could complicate the situation further. We don’t need to have another negative element that can take hold of the whole country in the future.

Q: Without an intervention, what hope do you have for the future of the country?

First of all, we need a group of wise people. Still I believe that yes, there are some external elements in this war, but still I believe that the Syrians themselves can do something for their country. If you can find sincere people who can really represent different components, come together and have a constructive dialogue, this might bring some kind of solution for the future.
The other thing is that we should go for is, not a dialogue, but a negotiation, because when you sit down at a table you have to contribute something as well as listen. If you have this exchange from both sides of the table, that is negotiating. Dialogue means that you can hear me, I can hear you; you can talk, I can talk. That is not enough. Negotiation means that you are prepared to give as much as you are ready to receive. By negotiation, and I think even if the external elements take part, they might be able to provide some solution for the future. The main problem today with Syria is how to rebuild confidence among the people. It is not only to stop the war.
Now there are certain things that should become an introduction for this negotiation. First of all is the ceasefire. If you don’t have a ceasefire you cannot negotiate. If you don’t have a ceasefire you cannot tell yourself and the others that we stopped everything. No bloodshed, no injured people, no kidnapped people. You cannot imagine how it is to live in a peaceful atmosphere.
Also, this is very important, we should really think about those who are in prison and those who are kidnapped, those who are injured and you have many of them . . . and then the uprooted people. Equally important is that we should think about how to supply humanitarian aid, because you know wherever you go today in any city town or village, you will find people who are really in need. They have become desolate; there are incredibly poor families so humanitarian aid will help a lot. Then after that negotiation is the solution where everybody can come and talk.

Q: Do you think negotiations are possible now?

I think if the rebels and the opposition outside of Syria will not sit down [at] the table no solution will come. You know when you talk alone it means that this is a monologue not a dialogue. You cannot reach a solution through a monologue. You have to bring those who have a really bad opinion about you—let them come and talk and then you might just come to a solution.
If you talk alone or talk with those who are supporters, that is pointless. I was recently in Iraq. There was an excellent meeting with about one hundred and twenty people from Syria. There we heard from the opposition’s side and those that are loyal to the regime. But in fact all of them are Syrians from inside. I think under the auspices of the UN—maybe Arab League—maybe Arab countries that are keen to see Syria return [to how] it was before . . . can bring some solution. At least they could come to a conclusion that a ceasefire should be one of the most important agreements between them.

Q: Do you think that the international community is doing enough to encourage this negotiation?

Until now, I think not. It’s a big pity to say that the international community until now didn’t give any evidence that they can influence both sides, neither the rebels and the opposition, nor the regime, because both sides are fighting and the fighters are from both sides. They are killing from both sides and they are destroying from both sides. So it seems that those who are somehow father of the opposition, they cannot stop it, and from the other side also Iran, Russia, [and] China cannot stop the regime from killing and destroying. So it seems that the international community until now failed to have a real picture of how to stop this bloodshed.

Q: What is your opinion of the newly formed opposition coalition?

I think it’s good because when you have a fragmented opposition, when you have a weak opposition . . . For me, I think to come together as opposition and to be united and be organized and have a clear agenda for the future, it’s very good because in that way you can talk to a representative. If a group is not united, not organized, not clear in its vision you have no one who can represent them to talk to. Now a coalition is there, it’s good. You can invite them to talk and see if there can be any concrete solution for the future, so I think I am positive about that.

Q: Does the Christian community in Syria still feel particularly vulnerable?

Christians in Syria . . . the majority are keeping silent. Of course we were in a stage where everybody was worried, but today I think that everybody is afraid. We couldn’t believe that within twenty months things will have that kind of dramatic change within the society. And we couldn’t believe that sometimes our churches will be attacked, our Christian people would be kidnapped and then we will hear some bad words about our existence, our presence in Syria. Everything is new for us.
Therefore, I think the majority of the Christians today are keeping silent waiting for some changes. We have among the loyalists many Christians. Some of those defend the regime and President Bashar Al-Assad. Then on the opposition’s side we also have some Christians, we have good names, we know them very well, like George Sabra, Michel Kilo, Faiz Sara . . . I think those are well-known Christian figures in Syria. Even if they don’t represent Christianity, you know from their names—you know they are Christians.
We’ll see, because the Christians until now, they are at a stage of waiting for the future, no one can give any indication that something positive or negative will happen to the Christians. Now there is one phenomenon which is very important: at least a third of the Christians have now left Syria, or they were moved from one place to another. I can guarantee that from Aleppo between twenty and thirty thousand Christians have left the city. Mainly they went to Armenia, because we have a large Armenian community in Aleppo, and the rest they went to other places. We have thousands of families waiting in Lebanon for nothing; they don’t know whether this will allow them to come back or not. So the Christians today, the majority are keeping silent they don’t give any declaration of who they are, but the rest, as I said, some are with here and some there.

Q: How far do you believe this will be the final exodus of Christians from Syria?

I hope not, because that will be not only a disaster for the Christians in Syria but for other components of society as well and therefore for the Syrians, both for the Alawites and Sunnis, and that would be a disaster for the whole area. Christians are always leaving from one country to another and in the end you will find yourself in a region where you don’t have Christians—take Iraq and Palestine for example—and today it has started in Syria and in Egypt. The Christians are coming down in number and that will affect negatively on all the societies where they used to live.

Q: Do you have a positive outlook for the future of Syria?

Well yes, as a man of God or as a religious leader I see that still at the end of this tunnel there is light, and we could go there and benefit from that light and do something not only for the bodies but even for the spirits, because we don’t like to harm the spirits of the people.
I think we should have hope and confidence, and I think we should look forward and try to gain from this rich history of communities of components and then decide together to rebuild Syria and have a real Syria where everyone can feel that he belongs to this country. Belonging is not something small: it is a very big thing. If you belong to a country it means you have identity; if you don’t have identity you feel that you are nothing. Identity is about how much I belong to this country, to the soul of this country, to the heritage of this country, to the history of this country and how far I can work with the others for anything which will bring peace fraternity tranquility and prosperity to the country.

Amy Assad

Amy Assad

Is an editor at The Majalla and an English-Syrian London based writer who specializes in the Arts and Culture of the Middle East. She received her BA in Arabic and Middle Eastern Studies from Leeds University and has lived and studied in Syria and Morocco

majalla.com