Montag, 2. Juni 2014

Schönborn gratuliert neuem syrisch-orthodoxen Patriarchen


Als Erzbischof von Wien "besondere Freude mitzuteilen, dass die syrisch-orthodoxen Gemeinden in der Bundeshauptstadt wachsen und gedeihen"
02.06.2014



Kardinal Christoph Schönborn hat dem neuen syrisch-orthodoxen Patriarchen Ignatius Ephrem II. herzliche Glück- und Segenswünsche übermittelt. "Pro Oriente"-Präsident Johann Marte überbrachte das Schreiben zur ersten Liturgiefeier des neuen Patriarchen in der Kirche St. Ephrem in Beirut-Ashrafie.

Schönborn erinnerte daran, dass bei der Inthronisation von Ignatius Ephrem II. am 29. Mai in der St. Peter-und-Paul-Kathedrale in Sednaya unweit von Damaskus in "eindrucksvoller Weise" sichtbar geworden sei, "dass die syrisch-orthodoxe Kirche eine Weltkirche ist". Sie sei außer in ihrem nahöstlichen Ursprungsgebiet auch in Südasien, Europa, Amerika und Ozeanien lebendig.

Dieses Aufblühen auf verschiedenen Kontinenten nähre die Hoffnung, dass die Kirche von Antiochien "auch in der ursprünglichen Heimat die große Tradition ihres unbeugsamen Zeugnisses für den auferstandenen Christus mit neuer Kraft leben kann", so der Wiener Erzbischof. Voraussetzung dafür sei, dass "auch in diesem geografischen und kulturellen Raum eine Gestaltung der politischen Verhältnisse Platz greift, die auf den gleichen Rechten aller Bürger beruht - unabhängig von ihrer ethnischen Herkunft und religiösen Überzeugung".

Als Erzbischof von Wien sei es ihm eine besondere Freude, dem Patriarchen mitzuteilen, dass die syrisch-orthodoxen Gemeinden in der österreichischen Bundeshauptstadt "wachsen und gedeihen und mittlerweile einen unverzichtbaren Bestandteil des Miteinanders der Christen in Wien darstellen", betonte Kardinal Schönborn in seinem Glückwunschschreiben. Im Rahmen ihrer Möglichkeiten unterstütze die katholische Kirche in Wien seit Jahrzehnten die pastorale und kulturelle Arbeit der syrisch-orthodoxen Schwesterkirche.

Zugleich äußerte der Wiener Erzbischof die Hoffnung, dass der neue syrisch-orthodoxe Patriarch der Einladung der Stiftung "Pro Oriente" zum ökumenischen Dialog mit ebensolcher Großherzigkeit gegenüber stehen werde wie sein "unvergessener Vorgänger Mor Ignatius Zakka I. Iwas".

"Müssen uns der Moderne stellen"

Die eigentliche Amtseinführung von Ignatius Ephrem II. war am Christi-Himmelfahrts-Fest (29. Mai) in Sednaya bei Damaskus erfolgt. Die feierliche Liturgie wurde vom Katholikos (Maphrian) Baselios Thomas I. geleitet, der für die Gläubigen der syrisch-orthodoxen Kirche in Südindien zuständig ist. Mehr als 70 syrisch-orthodoxe Bischöfe aus aller Welt nahmen an dem Gottesdienst in der Kathedrale teil, aber auch zahlreiche Repräsentanten der orthodoxen, der katholischen und der evangelischen Kirche mit dem griechisch-orthodoxen Patriarchen von Antiochien, Youhanna X. Yazigi, an der Spitze waren anwesend, ebenso der syrische sunnitische Großmufti Ahmad Badr-ed-din Hassoun.

Patriarch Ignatius Ephrem II. sagte in seiner Predigt: "Wir müssen uns der Moderne und ihren Herausforderungen stellen, aber nicht, indem wir unseren Glauben aufgeben, sondern vielmehr aus der Tradition und dem Wort Gottes heraus handeln." Der für Deutschland zuständige Erzbischof Philoxenos Mattias Nayis sagte nach der Amtseinführung in Damaskus im Gespräch mit Journalisten: "Mit seinem Appell an die Jugend hat der Patriarch den Nerv der Zeit getroffen. Unsere Kirche soll sich öffnen, aber auch ihre kirchlichen Traditionen und die Glaubensinhalte bewahren. Ich verstehe das als klaren Auftrag."

Bei der Amtseinführung setzte der neue Patriarch auch weitere bewusste Zeichen: So übernahm er den Bischofsstab seines unmittelbaren Vorgängers Ignatius Zakka I. Iwas, aber auch Kreuz und Enkolpion des als Heiliger verehrten Patriarchen Ignatius Elias III. Schakir (1867-1932). Elias III. war der letzte syrisch-orthodoxe Patriarch, der die traditionelle Residenz im Kloster Deir-es-Zafaran bei Mardin nutzen konnte. Er musste die Kirche durch die Katastrophe des "Seyfo" führen, die blutige Verfolgung der syrisch-orthodoxen Christen in der Endphase des Osmanischen Reiches. 1931 reiste er auf Einladung des indischen Vizekönigs nach Kerala, um die Kirchenspaltung dort zu überwinden. Elias III. starb 1932 während dieser Mission. Er ist der einzige syrisch-orthodoxe Patriarch, der auf indischem Boden begraben ist.

Ignatius Ephrem II. wurde am 31. März vom Heiligen Synod der syrisch-orthodoxen Kirche in Atchaneh - die Patriarchenresidenz im Libanon - gewählt. Er war Metropolit für die östlichen US-Bundesstaaten. Demonstrativ reiste er nach Damaskus, um klar zu machen, dass die syrisch-orthodoxe Kirche trotz des Bürgerkriegs und der Verfolgung durch islamistische Milizionäre nicht ins Exil gehen werde.


Dieser Text stammt von der Webseite http://www.kathweb.at/site/nachrichten/database/62734.html des Internetauftritts der Katholischen Presseagentur Österreich.

Mittwoch, 14. Mai 2014

Mor Kiryakus Manastırı’nda tarih katliamı!



3. yüzyılda yapılan ve Yukarı Mezopotamya’nın ilk üniversitesi konumuna sahip olan Mor Kiryakus Manastırı, şimdi hayvan gübresi deposuna dönüştürülmüş. Kilisede çevre düzenlemesi ve kazı çalışmaları arkeologlarla değil, İş Kur’dan temin edilen geçici işçilerle kazma kürekle yapılıyor. 

Batman Merkeze 5 km uzaklıkta Dêra Qêre (Ayrancı) Köyünde bulunan Mor Kiryakus Manastırı, 3. Yüzyılda Hristiyanlık Aleminin ilk döneminden kalan en stratejik manastırlarından biri. Binatlı ovasına hakim bir alanda inşa edilen ve Kêre Dağının siyah bazalt taşı ile yapılan kilise, Yukarı Mezopotamya’nın ilk eğitim manastırı olarak kabul ediliyor.

1915 Ermeni katliamı sırasında Kêre Dağı eteklerinden sürülen Süryanilerden sonra çevrede bulunan Müslümanların yerleşmesiyle tarihi manastır ahır olarak kullanılmaya başlıyor. Şimdi ise, hayvan gübresi deposuna dönüştürülmüş. 3 ayda bir Batman Müze Müdürlüğü temizlik çalışması ile hayvan gübresinden arındırıyor. Diğer taraftan kazı çalışmalarının da olduğu manastırda, İŞ-KUR’dan temin edilen geçici işçilerle “tarih araştırma”sı yapılıyor.
 
KAZMA KÜREKLE 'TARİH ARAŞTIRMASI'

Konu ile ilgili bilgi veren Batman Turizm Derneği Başkanı Emin Bulut, binlerce yıllık tarihi yapıtın İŞ-KUR işçileriyle yapılması tarihe saygısızlık olarak değerlendirdi. Bulut, “Kazı sonucunda hafriyattan kitabeler, taş lahitler, su sağdıçları, su kuyuları gibi benzer mezeme çıkıyor. Sözde bir koruma çalışması yapılıyor. Koruma çalışmasına da bu yıl ara verilmiş. 3 ayda bir İŞKUR’dan alınan geçici işçilerle temizliği yapılmaktadır oysa bunun tamamen Arkeologlar, bilim adamları tarafından ve çok yetkin insanlar tarafından kazı yapılması gerekmektedir. Ancak Batman Müze Müdürlüğü çok saçma sapan kazma kürekle kazı yapılmaktadır. Dünyanın en önemli inanç mabetlerine bir hakarettir. Hatta manastırı tel örgülerle kafese dönüştürmesi ayrıca bir saygısızlıktır.  Yetkililere yaptığımız yazılı ve sözlü uyarılarımız dikkate alınmıyor” dedi.

Mor Kiryakus Manastırı isminin 3. Papa’dan aldığına dikkat çeken Bulut, “Ortadoğu ve Batı ülkelerinde bulunan Süryani alemi ya da Hristiyan aleminin en önemli üniversite olması bu manastırda birçok rahip, rahibe, din adamlarını, azizler yetiştirmiş. Mor Kiryakus ismini de 3. Papa’dan alıyor. Vatikan arşivlerinde 3. Papa ismi Mor Kiryakus’tur.”

YILDIZLI KUBBENİN MEZOPOTAMYA’DAKİ TEK ÖRNEĞİ

Mor Kiryakus Manastırının ibadethane bölümünde yıldızlı kubbesinin Hz. Davut yıldızından esinlendiği ve son yüzyılın sembol kubbesi konumunu taşıdığını ifade eden Bulut, şöyle konuştu:
“Burası 100 yıl önce terk edilmiş ve çok önemli altın kaplama çanı vardı. Şu an çan ve eski İnciller Mardin Deyrul-zaferan Manastırında bulunmaktadır. Mardin, Hasankeyf, Bitlis ve Van bölgesinin merkezi manastırı maalesef bir süre öncesine kadar ahır olarak kullanıyordu. Köylülerin bilinçsiz olmasını anlayabiliriz. En az Hasankeyf kadar, Deyrul-zaferan kadar turist çekmesi gerekiyor. İnanç turizmi konusunda muazzam bir destinasyon bulunmaktadır. Yıldızlı kubbesi son yüz yılın ayakta kalan sembol kubbesidir. Bu yapının Mezopotamya’da tek örneği Mor Kiryakus Manastırında bulunmaktadır” diye konuştu.

firatnews.com

Samstag, 10. Mai 2014

1915'DE HIRISTİYAN DİN ADAMI OLMAK ÖLÜMLE DANS ETMEKTİR



10.5.2014

Size bu yazımda binlerce hatta yüz binlerce insanın, sırf Hıristiyan din adamı olduğu için bu ülkede başına gelenlerden sadece Süryani Papaz Matta Hrimo'yu anlatacağım.

Bıtrıs, Yusuf Rume, Brahim Quryo, Süryani Katolik papaz Brahim Gabro ve Papaz Tomas Mırjan, Siirt Keldani Kilisesi Başpiskoposu sekreteri, yazar, arşivci Peder Gabriyel Kappo. Siirt Keldani Başpiskoposu, doğu bilimci, tanrı bilimci, dil bilimci, tarihçi Aday Şer. Süryani Tuma Udo  Urmiye Keldani kilisesi başpiskoposu, doğu bilimci, dil bilimci, tanrı bilimci, tarihçi.
Elazığ Harputlu Prf. Dr Ashur Yosuf ve Midyad Belediye başkanı Galle Hermez Efendi gibi binlerce Süryani aydın ve din adamları hunharca katledilerek ya da idam edilerek öldürülmüşlerdir.

Yaşadığı onca işkencelerden ve zulümlerden sonra şans eseri sağ kalan Süryani papazın başına gelenler,  insanım diyen herkesin ibret alması gereken bir hikayedir.

Yıl 1915... İnsanlığın bittiği, sistematik katliamların yapıldığı yıllar.
Hükümetin tehcir kararı almasıyla öncelikle Ermeniler daha sonra Süryaniler, Pontus Rumlar ve Ezidiler için kabus dolu yıllar başlamıştır.

1915'de yapılan etno-dinsel katliamların ana amacı;  bir zamanlar Hırıstiyan coğrafyası olan bu toprakları tek tipleştirmektir. Panislamist politikalarla özünde Sermayeyi; Ermeni’den, Süryani’den, Pontus Rum'un elinden alarak yeni bir Türkiye yaratmaktı. Osmanlıda 1895 katliamlarını yaşayan bu halklar, Devlette devamlılık esastır ilkesiyle Jön Türklerin başrolü oynadığı 1909 Klikya katliamından sonra en sistematik katliamları 1915 soykırımı ile yaşamışlardır. 

Bu kabus dolu yıllarda , Papaz Matta Hrimo Mardin'e 23 Haziran'da döner. Mardin'de 2. kafilede tutuklananlardan biridir.  1855 Mardin doğumlu olan papaz tutuklandığı sırada 60 yaşlarındaydı.  Mardin'e yorgun, aç, soykırıma katılan Kürtler ayakkabılarını çaldığı için çıplak ayakla geri gelirken tutuklanarak, hapiste önce iki tam gün tutulur. Acı ve işkence dolu günlerden sonra Sultanın affı onu şartsız özgür kılmaktaydı. Lakin cellâtlar onu daha fazla aşağılamadan, işkence yapmadan bırakmak istemiyorlardı. Onu yine hapse aldılar. 25 Haziran Cuma sabahı saat 10 sularında polis şefi ona ''köpek evladı Fransız mısın? Diye sordu. Fransız olması ya da Fransız dostu olması onun işkence görmesi için cinayet suçu mu sayılmalı mıydı? Papaz Matta Hrimo ısrarla ben Osmanlıyım demesine rağmen sözde suç istinat edilerek sorgu devam ettirildi.

Bizim ülkemizde  Osmanlıdan günümüze değin sorgu dediğimiz şey, Falaka, Filistin askısı, eğer sorgulanan Hıristiyan ise çarmıha ( Haç'a)  germe, darp, işkence etme, tazyikli su sıkma, Taciz, Tecavüz, aşağılama, linç etme, işkencede öldürme  anlamına gelir.

Sorgu sırasında Süryani papaz yere yatırılarak önce ayaklarına 300 kere vurulur, ta ki bu işlem cellatlar yorulup, bir diğeri başına geçene Kadar işkence devam Eder. Papaz falakanın acısına dayanamaz ve bayılır. Ayılması ve yeniden işkence görmesi için başından bir kova soğuk su dökülür, ayak tabanları şişinceye ve kan gelinceye kadar bu insanlık dışı muamele devam eder ( 12 Eylül 1980'li yıllarda Diyarbakır zindanlarında devrimciler ve Kürt hareketinden tutuklular bu işkence yöntemlerini çok iyi bilirler ). İşkence sırasında birde sözlü olarak her türlü hakaret edilir. İnancına, tanrısına küfür edilir. Bunu yapanlar da Müslüman’dır üstelik. Hz. İsa'yı peygamber kabul eden Müslümanlar...'' İsa'n gelsin seni kurtarsın'' diyerek alay edilir. Falakadan sonra Süryani papazını başka bir işkence bekliyordu. Papazın her bileğine bir ip bağlarlar ve duvardaki iki halkaya bağlanıp ip gererler, zavallı papaz yerden 10 cm. yüksekte asılı kalır. Bu da haça germe cezasıdır.

Sonra sakalları yolunur, tokatlanır, yüzüne tükürülür. Bir saat sonra kolları yerinden çıkacakken indirilir. Papaz çözüldükten sonra yarı ölü halde yere düşer. Kıpırdayacak halde olmayan papaz bu durumda bile Hıristiyan inancından ''Sakal bırakmak kutsaldır.'' bir milim sapmaz ve eğilir, yolunmuş sakalını yerlerden toplar cebine koyar.
Sultanın affı papazın sadece öldürülmesini önler. Bu af Süryani piskoposluk mali danışmanı papaz Matta Hrimo'ya çok pahalıya patlar. Aslında aşağılanmak ve tartaklanmak istenen onun şahsında piskoposluk makamı yani Hıristiyanlıktır.

Yaşadığı onca işkenceden sonra sadece bir nefeslik canı kalan Süryani papaz nihayet  Sultanın affıyla serbest bırakılır. Fransa ve İsa adına yediği onca dayaktan, işkenceden sonra iyileşmesi uzun zamanlar aldı.
Matta Hrimo şanslı olan papazlardan biridir.  Sultanın affından  önce misyoner yazışmalarından belgelerle  tanık olduğumuz Ermeni, Rum , Keldani, Süryani Katolik din adamlarının çoğunluğu  yaşayacak kadar şanslı olmadıkları gibi akla hayale gelmeyecek işkenceler yaşamışlardır. Ayak tırnaklarının sökülmesinden tutunda, bütün dişlerinin sökülmesi, diri diri yakılması, altın, para v.s aramak için bıçaklanarak ciğerlerinin sökülmesi, cematinin önünde  çırılçıplak soyularak halkının katledilmesine tanık olması gibi  büyük vahşet yaşamışlardır.
Din değiştirmedikleri zaman ise gözleri oyulup, kafaları kesilmiştir. Hoş din değiştirseler de hazin sondan kaçış mümkün olmuyordu. Gözü dönmüş katiller sürüsü bu ülkede yaklaşık 1.5 milyon insanın ölümüne sebep olduğu, mallarına el konulduğu yetmezmiş gibi hala yargılanmaması ise büyük bir utançtır. 1915'de soykırıma bulaşan Kürtler, Türkler, Çerkezler, Araplar ve Lazlar şimdi birebir aynı olmasa da benzer acılar yaşamaktadır. Özellikle Kürtler ve Aleviler üzerinde devletin baskısının ardında yatan gerçek 1915 ile hesaplaşmamaktan kaynaklıdır. Dersim, Sivas, Malatya, Çorum, Maraş, Gazi, Zilan, Roboski ile hesaplaşmak için öncelikle 1915 ile hesaplaşmak gerek.

Bu topraklar 1915 ile başlayan süreçte, son yüzyılın tanık olduğu en büyük katliamları yaşamıştır. Bu gün hala Azınlık diye tabir edilen bu ülkenin soykırım yaşayan en kadim halkları, hala büyük acılar yaşamaktadır. Hrant Dink , Sevag Balıkçı, Maritsa Küçük'ün hunharca katledilmesi ve katillerin Adil bir şekilde yargılanmaması nedeniyle bu gün  acılar aynı tazelikte devam ediyor. Soykırım yaşayan halklar özgür ve eşit birey oluncaya kadar  soykırımı bir taziye meselesi gibi değil, resmi özür ve hukuksal olarak yargılanana dek 99 yıllık bu yara kanamaya devam edecektir.

ZEYNEP TOZDUMAN



Kaynakça: j. Rhetore ve H.Simon'un kitaplarından s. 164 ve 112- 114 derlenmiş bölümler.

Mittwoch, 2. April 2014

Ökumenisch ganz vorn dabei [Syrisch-Orthodoxe Kirche]

02.04.2014



Ostkirchenexperte Nikodemus Schnabel OSB äußert sich zum Dialog mit der syrisch-orthodoxen Kirche anlässlich der Wahl ihres neuen Oberhaupts. Von Oliver Maksan
ANZEIGE:
Pater Nikodemus, die syrisch-orthodoxe Kirche hat seit Montag einen neuen Patriarchen. Wie ökumenisch gesinnt ist diese orientalisch-orthodoxe Gemeinschaft und ihr neues Oberhaupt?

Die syrisch-orthodoxe Kirche spielt in puncto Ökumene in der vordersten Reihe mit. Der im März verstorbene Patriarch Moran Mor Ignatius Zakka I. Iwas, der seiner Kirche seit 1980 vorstand, war als sehr junger Bischof Ökumenischer Beobachter beim Zweiten Vatikanischen Konzil gewesen und hat seitdem die Ökumene mit der römisch-katholischen Kirche zu einer seiner Herzensangelegenheiten gemacht. 1984 führte dies sogar zu einem bedeutenden ökumenischen Durchbruch: Aufgrund des erzielten christologischen Konsenses vereinbarten die römisch-katholische Kirche und die syrisch-orthodoxe Kirche offiziell sakramentale Gastfreundschaft (Eucharistie, Sakrament der Buße und Versöhnung und Krankensalbung) und pastorale Hilfe im Bedarfsfall: Eine Vereinbarung, auf welche die syrisch-orthodoxe Kirche bis heute sehr stolz ist und die sie – im Gegensatz zum diesbezüglich weit verbreiteten Unwissen im Westen – sehr ernst nimmt und in höchsten Ehren hält!

Es gibt ja auch eine syrisch-katholische Kirche, die aus der syrisch-orthodoxen hervorgegangen ist und in Gemeinschaft mit Rom steht. Wie ist das Verhältnis zu ihr?
Das Verhältnis zwischen der syrisch-orthodoxen Kirche und der von ihr sich im 17. Jahrhundert getrennt habenden syrisch-katholischen Kirche ist sehr harmonisch. Der syrisch-katholische Patriarch Mar Ignatius Joseph III. Younan gehörte zu einer der ersten Gratulanten des neuen syrisch-orthodoxen Patriarchens Moran Mor Ignatius Afrem II. Karim. In guter Erinnerung ist mir auch noch der Besuch des syrisch-katholischen Patriarchen Mar Ignatius Joseph III. Younan vor ein paar Jahren hier im Heiligen Land, als der syrisch-orthodoxe Patriarchalvikar von Jerusalem, Mor Severus Malke Murad, nicht von dessen Seite wich und beide gemeinsam alle syrisch-orthodoxen und syrisch-katholischen Kirchen hier besuchten. Ein solch hervorragendes Verhältnis zwischen einer eigenständigen Ostkirche mit ihrer katholischen Tochterkirche ist alles andere als selbstverständlich.

Die christologischen Differenzen – Stichwort Zwei-Naturen-Lehre –, die mit dem Konzil von Chalzedon zur Trennung von der Orthodoxie geführt haben, sind Vergangenheit oder bestehen noch fort?
  Die christologischen Streitigkeiten rührten ja von einem unterschiedlichen Rezeptionsprozess des Konzils von Chalzedon (451) her. Mit der sogenannten „Wiener Christologischen Formel“ von 1971 konnten diese Streitigkeiten endgültig überwunden werden. In Fragen der Christologie gibt es keine Trennung mehr zwischen der römisch-katholischen Kirche und der orientalisch-orthodoxen Kirchenfamilie!

Inwiefern wird die syrisch-orthodoxe Kirche durch den Syrien-Konflikt in Mitleidenschaft gezogen?
 Enorm! Eines ihrer Stammländer ist das heutige Syrien. Zuerst wurde dieser Kirche ihre Grundlage in der heutigen Südosttürkei entzogen – ich spreche von dem Gebiet um den „Tur Abdin“ –, dann geriet sie im Gebiet des heutigen Irak in Bedrängnis – nun Syrien. Nur noch im Libanon, wo ja auch die Patriarchenwahl stattgefunden hat, hat diese Kirche noch einigermaßen stabile Strukturen. Wachsen und Gedeihen tut sie hingegen in der weltweiten Diaspora und in ihrem indischen Teil. Im deutschsprachigen Raum hat die syrisch-orthodoxe Kirche mittlerweile zwei blühende Klöster, eines in Warburg in Deutschland und ein anderes in Arth in der Schweiz am Zuger See. Es ist ja bezeichnend, dass Patriarch Moran Mor Ignatius Zakka I. Iwas in Deutschland gestorben ist und der neue Patriarch Moran Mor Ignatius Afrem II. Karim vor seiner Wahl Metropolit für die östliche USA gewesen ist!

Interessant ist übrigens, dass die syrisch-orthodoxe Kirche sehr darauf bedacht ist, dass im Englischen für sie das Adjektiv „syriac“ und nicht „syrian“ verwendet wird, um eben nicht als eine syrische Nationalkirche zu erscheinen. Im Deutschen hört man oft auch die Bezeichnung „Aramäer“. [SOL-Anm. Die Heilige Synode genehmigte die Verwendung "Syriac" statt "Syrian" nur in den beiden syrisch-orthodoxen Diözesen in den USA auf Wunsch der dortigen Bischöfe. Der Grund war die dortige Volkszählung 2000, damit die "Syrians" (Aramean) von den (Arab) "Syrians" unterschieden wird. G.Rabo].


Wie ernst zu nehmen sind die Überlegungen innerhalb der syrisch-orthodoxen Kirche, sich Rom in einer Union anzuschließen?
In der Tat wurden innerhalb der syrisch-orthodoxen Kirche Stimmen auch in der Hierarchie laut, die eine Union mit Rom forderten, da nur unter dem mächtigen Schutzmantel Roms ein Überleben im Nahen Osten als kleine Kirche möglich sei. [SOL-Anm.: Eine solche Überlegung gab es nie. Umgekehrt gibt es positive Überlegungen, die getrennte syrisch-katholische Kirche sich mit der syrisch-orthodoxen Mutterkirche wieder zu vereinigen. Diese Bestrebung gibt es schon seit der Amtszeit des verstorbenen Patriarchen Davoud. G. Rabo].

Wie hat Rom auf diese Idee reagiert?
 Zu Recht ablehnend! Die römisch-katholische Kirche hat sich in großer Deutlichkeit vom Prinzip des Uniatismus verabschiedet. Kirchenunionen sind kein Wege der Zukunft mehr! Auch ist es wichtig, dass die in den letzten Jahren sich immer mehr entwickelnde Einmütigkeit der sechs orientalisch-orthodoxen Kirchen nicht torpediert wird. Es ist auch im Interesse Roms, dass ihre ökumenischen Partnerinnen, die Koptisch-Orthodoxe Kirche, die Syrisch-Orthodoxe Kirche, die Armenisch-Apostolische Kirche, die Malankara Orthodox-Syrische Kirche, die Äthiopisch-Orthodoxe Kirche und die Eritreisch-Orthodoxe Kirche als Kirchenfamilie möglichst mit einer Stimme sprechen.

[SOL-Anm: Wünschenswert wäre, wenn Rom der syrisch-maronitischen Kirche erlaubt, sich mit der syrisch-orthodoxen Mutterkirche zu vereinigen. Es besteht so wie so keinen großen Unterschied im Glauben. G.Rabo]

Quelle: Die Tagespost. /
Foto: privat, SANA.

Montag, 31. März 2014

MARDİN'DE YAŞAYAN HALKLAR DİLİNE KÜSEN ADAMI, BAHEY'İ YİTİRDİ !




ZEYNEP TOZDUMAN


31.3.2014

30 Mart 2014 Türkiye'nin kaderinin belirleneceği gün, Mardin'de  67 yıldır anne özlemiyle yaşayan, belgesellere konu olan  ve diline küsen   BAHEY'i  kaybetmenin acısını yaşıyor şimdi Süryaniler.  Güneşin ve ışığın çocuklarının elim kederi midir bilinmez?  Tam bir sevinç yaşamak sanki  Süryani halkına  yasak kılınmış.  Mardin Bağımsız Büyük Şehir Belediye başkanlığını Ahmet Türk ile birlikte  Eş Belediye başkanlığını Süryani kökenli Februniye Akyol kazandı. Bir yandan seçim başarısı, öte  yandan BAHEY'i kaybetmenin acısını yaşıyor şimdilerde Mardin'de kadim halklar.

Dile kolay tam 67 yıllık dinmeyen Anne özlemi.....Bu hangi dilde anlatılır bilmiyorum.
Mardin/ Deyrul Zafaran manastırına annesi tarafından 10 yaşında bırakılan bir çocuktur Circis Kaplan bizlerin bildiği adıyla  BAHEY.  1915 Soykırımından sonra ülke genelinde gayri müslim halklara yaşatılan baskılar ve yoksulluktan ötürü bir  Anne iki kızıyla birlikte Suriye'ye göç ederken  yanında götüremediği,  emaneten Deyrul Zafaran manastırına bıraktığı oğul  Bahey, son nefesine dek hep annesini sayıklayarak hayata veda etmiştir.    Tüm ömrünü bu manastırda Annesinin bir gün döneceğini umut ederek 30 Mart 2014'de  gözlerini hayata yummuştur.

BAHEY, acılı bir halkın, kırık/parçalanmış hayatlarından sadece biri. Rahip ve rahibeler tarafından büyütülen BAHEY, hayata ve annesine değil diline de küsmüştür. Deyrul Zafaran manastırında 67 yıl geçen ömründe ana dili olan Süryanice yerine o hep inatla Arapça konuşmuştur. Yıllardır, Deyrul Zafaran manastırında, Süryanice dersleri verilmesine rağmen o Süryaniceyi hiç konuşmadı  belkide çocukluğunda annesinin ona hitap ettiği İsa'nın ilk konuştuğu bu kutsal  dili unutmak istedi. O, belkide  hüzün yüklü yüreğinde tek bir şeyi kutsallaştırdı. Annesi ve iki kızkardeşinle  geçen 10 yıllık hayat onun tek kutsalıydı..

Anne özlemiyle geçen bir ömür...

BAHEY'i tanımak; Der- Zafaran manastırında taş duvarlar arasında geceleyin ''ANNE''ye olan özlemlerin acı bir çığlığa nasıl dönüştüğüne tanık olmak demektir.
Bahey'i yaşamımda bir çok defa gördüm, dokundum. Ama Artuklu Üniversitesinde Süryanice kursuna gittiğim   bir aylık kurs boyunca Deyrul Zafaran ve Mor Gabriel manastırında en uzun süreli kaldığımda, o acılı çığlıkların mezopotamya ovasının sessiz bozkırlarında nasıl çınladığına defalarca tanık  oldum.
Bu çığlıkların sebebini değerli Mıtran Saliba Özmen'den öğrendikten sonra Bahey'e daha fazla dokunmak istedim. Ben bir anaydım, on yaşında bir çocuğun annesine olan özlemlerine  belkide su olmak istedim kaldığım süre içersinde. O zaman gördüğüm, Deyrul Zafaran manastırının vazgeçilmezi, kıymetlisiydi Bahey.  Rahiplerin, orada geçici dönemle kalan çocukların, Süryani ziyaretçilerin ve  Metropolit Saliba Özmen'in en değerli misafiriydi hep O.

Deyrul Zafaran'nın misafiri 67 yıl sonra gitti...

Günde yüzlerce ziyaretçisi olan Deyrul Zafaran manastırına özellikle çocuklu bir kadın geldi mi ? bilin ki o gece taş duvarlarda yankılan yanık çığlıkların sahibi  Bahey'dir.
Bahey, 77 yıla sığan ömründe hiç büyümedi, o, hep 10 yaşında bir çocuktu.  Annesi bir gün onu almak için döndüğünde  annesinin  bıraktığı yaşta bulması içindir belkide. Bu manastır onca öksüz, yetim çocuğa babalık, analık etti ki. BAHEY, bu çocuklardan sadece biridir.

Bahey'in 77 yıllık ömründe yıllarca bu manastırdan bir çok rahip ve metropolit gelip- geçti ama Bahey hep orada  annesini özlemle bekleyen bir misafir olarak kaldı.  BAHEY, manastırla o kadar bütünleşmiş ki , değerli Metropolit Saliba Özmen'nin adeta gözbebeğiydi. Deyrul Zafaran manastırı ve Süryani halkı gidişinle  sensiz kaldı BAHEY çocuk..

Başta yurt, yuva  edindiği  ona sevgiyle bakan DEYRUL ZAFARAN manastırında görevli olan tüm ruhanilere, Süryani halkına ve Mardin halkına  baş sağlığı diliyorum.
67 yıllık özlem bitti...Annene kavuştun, anne özlemin bitti artık Bahey! Annene giden son yolculuğunda güle, güle  özlemlerin, hasretlerin çocuğu..
Işıklar yoldaşın olsun.



Montag, 24. März 2014

CDU/CSU - Jung: Tod des Patriarchen tragischer Verlust

Berlin (ots) - Anlässlich des Todes des Oberhauptes der syrisch-orthodoxen Kirche von Antiochien, Seiner Heiligkeit Patriarch Mor Ignatius Zakka am vergangenen Freitag erklärt der Beauftragte der CDU/CSU-Fraktion im Deutschen Bundestag für Kirchen und Religion, Franz-Josef Jung:

"Mit großer Trauer haben wir vom Tod seiner Heiligkeit, Patriarch Mor Ignatius Zakka erfahren. Der Patriarch verstarb am vergangenen Freitag im Alter von 81 Jahren in Kiel, wo er sich aus medizinischen Gründen aufhielt.

Wir würdigen den Patriarchen, der seiner Kirche seit 1980 vorgestanden hatte, als einen Mann des Ausgleichs und der überkonfessionellen Zusammenarbeit. In seine Amtszeit fällt der erste Besuch eines römisch-katholischen Papstes bei einem Oberhaupt der syrisch-orthodoxen Kirche. Seine Kirche sah er als Bewahrerin einer ungebrochenen Tradition der Christenheit, die sich auf den Apostel Petrus bezieht, der den heiligen Apostolischen Stuhl von Antiochien im Jahr 37 gründete. In ihrer Liturgie verwendet sie noch immer die Sprache Jesu Christi, das Aramäische.

Der Tod des Patriarchen fällt in eine schwere Zeit für die Angehörigen seiner Kirche, die wie alle Christen in Syrien unter einem erheblichen Druck stehen. Wie ihre muslimischen Nachbarn leiden die Christen in den Ursprungsregionen ihres Glaubens unter den Auswirkungen des schrecklichen Bürgerkrieges. Zahlreiche Kirchen sind bereits zerstört, viele Menschen haben Angehörige verloren. Angesichts der Zunahme der Gewaltausübung durch Islamisten fürchten viele Christen, vermehrt zu Zielen des Hasses zu werden. Nach Schätzungen ist die überwiegende Mehrheit der syrischen Christen bereits aus ihrer Heimat geflohen. Sie verdienen unsere Solidarität.

Im Namen der CDU/CSU-Fraktion im Deutschen Bundestag sprechen wir den trauernden syrisch-orthodoxen Christen unser tiefempfundenes Mitgefühl aus. Wir beten mit ihnen für Seine Heiligkeit Mor Ignatius Zakka und für den Frieden in Syrien."

CDU/CSU - Bundestagsfraktion

Zmarł patriarcha Mor Ignacy Zakka I Iwas – zwierzchnik Kościoła Syryjskiego

Zmarł patriarcha Mor Ignacy Zakka I Iwas – zwierzchnik Kościoła Syryjskiego

kg (KAI) / br, Kilonia, 2014-03-22 

Zmarł patriarcha Mor Ignacy Zakka I Iwas – zwierzchnik Kościoła Syryjskiego Fot. vl8189 - flickrCC

W wieku prawie 81 lat zmarł 21 marca w Kilonii Moran Mor Ignatius (Ignacy) Zakka I Iwas – syryjski prawosławny patriarcha Antiochii i całego Wschodu, Najwyższy Kapłan Powszechnego Syryjskiego Kościoła Prawosławnego. Sprawował swój urząd od 14 września 1980 i – według prastarej tradycji syryjskiej – był 122. następcą św. Piotra Apostoła, pierwszego biskupa Antiochii.

Zmarły był bardzo zaangażowany w ruchu ekumenicznym, m.in. w latach 1962-63 był obserwatorem z ramienia swego Kościoła w pracach Soboru Watykańskiego, a w latach 1998-2006 był jednym z 8 przewodniczących (prezydentów) Światowej Rady Kościołów (ŚRK).

Przyszły patriarcha urodził się 21 kwietnia 1933 w Mosulu w północnym Iraku jako czwarte z siedmiorga dzieci w pobożnej rodzinie inżyniera wojskowego. Na chrzcie otrzymał biblijne imię Sinacherib. Po stracie obojga rodziców (gdy miał 10 i 12 lat) wstąpił do klasztoru i seminarium teologicznego św. Efrema w Mosulu, przyjmując imię zakonne Zakka. 28 listopada 1948 przyjął święcenia niższego diakonatu (koroju), 8 lutego 1953 – „afodiaknoha” ( pół-diakon). 6 czerwca 1954 został wyświęcony na mnicha (rabban), a 18 grudnia 1955 otrzymał godność „pełnego diakona”. 17 listopada 1957 ówczesny patriarcha syryjski Mor Jakub III wyświęcił go na kapłana.

W latach 1955-58 młody duchowny studiował dziennikarstwo a w okresie 1960-62 kształcił się w kolegium teologicznym Kościoła Episkopalnego w Nowym Jorku, studiując języki wschodnie, filozofię i teologię pastoralną. Później, w 1983 został doktorem h. c. tej uczelni. W latach 1962-63 brał udział jako obserwator w 1. i 2. sesji Vaticanum II.
Dokładnie w 6. rocznicę jego święceń kapłańskich – 17 listopada 1963 patriarcha wyświęcił 30-letniego zaledwie kapłana na metropolitę Mosulu jako Mora Severiosa Zakkę. W rok później, 1 września 1964, podczas odnawiania starożytnego kościoła św. Tomasza w swym mieście rodzinnym, hierarcha odkrył doczesne szczątki tego apostoła w jednej ze ścian świątyni. Było to wielkie wydarzenie w życiu Kościoła zarówno w Syrii, jak i w tej części Kościoła św. Tomasza w Indiach, która uznaje prymat syryjskiego patriarchy antiocheńskiego.
Począwszy od 1965 metropolita Mor Severios był bardzo zaangażowany w ruch ekumeniczny. Uczestniczył m.in. w rozmowach teologicznych między Kościołami wschodnimi „niechalcedońskimi” a prawosławnymi, był obserwatorem na Konferencji w Lambeth w 1968 – najwyższym forum światowej Wspólnoty Anglikańskiej. Brał udział w wielu konferencjach i spotkaniach teologicznych, a w czasie V zgromadzenia ogólnego ŚRK w 1975 w Nairobi wszedł w skład jej Komitetu Naczelnego. W latach 1998-2006 był jednym z ośmiorga przewodniczących (prezydentów) Rady.

W 1969 metropolita został arcybiskupem Bagdadu i Basry – jednej z najważniejszych diecezji w swym Kościele. Bardzo ożywił tam życie religijne, doprowadził do zbudowania kilku nowych świątyń oraz otwarcia szkół podstawowych i średnich.

Po śmierci 26 czerwca 1980 patriarchy Mor Jakuba III Święty Synod Kościoła syryjskiego wybrał 11 lipca na jego następcę Mor Severiosa Zakkę, który przybrał imię Moran Mor Ignatius Zakka I Iwas. Intronizacja, czyli oficjalne objęcie władzy w Kościele, odbyła się 14 września tegoż roku. Na tym stanowisku pozostawał ponad 30 lat, prowadząc bardzo aktywną działalność na wielu płaszczyznach i przyczyniając się do zbliżenia organizacyjnego starożytnych Kościołów Wschodu: syryjskiego, koptyjskiego, ormiańskiego i etiopskiego. Był doktorem honorowym wielu uczelni zachodnich i bliskowschodnich.

Od kilku lat hierarcha chorował na serce, ostatnio stan jego zdrowia gwałtownie się pogorszył, toteż wyjechał na leczenie do Niemiec i tam zmarł w klinice w Kilonii 21 marca.

Kościół syryjski, jakkolwiek ma w nazwie słowo „prawosławny”, w rzeczywistości nie należy do greckiego nurtu chrześcijaństwa wschodniego, ale wraz ze wspomnianymi Kościołami koptyjskim, ormiańskim i etiopskim tworzy jego odłam zwany „niechalcedońskim”. Nazwa wzięła się stąd, że Kościoły te nie przyjęły, z różnych zresztą powodów, postanowień Soboru w Chalcedonie w 451, na którym m.in. potępiono jako herezję monofizytyzm, czyli pogląd, iż w Panu Jezusie była tylko jedna natura – boska, bez ludzkiej.

ekai.pl