Mittwoch, 19. Oktober 2011

Süryani Öğretmen Kerimo: ‘Düşmanca değil kardeşçe, barış içinde birlikte yaşamak’

Murat Kuseyri

Türkiye’de 10. sınıfta okutulan tarih kitaplarında Süryaniler için suçlayıcı ifadeler kullanılması 80 bin Süryaninin yaşadığı İsveç’te tepki ile karşılandı.

Asuri-Süryani örgütleri ortak açıklamalar yaparak Süryaniler’le ilgili bölümlerin kitaplardan çıkarılmasını talep ettiler. Feyyaz Kerimo, Stockholm’de bir lisede öğretmen olarak görev yapan bir Süryani aydını. Kerimo, halklar ve kültürler arasındaki hoşgörünün artmasındaki katkılarından dolayı 2006 yılında İsveç’te “Yılın Öğretmeni” seçildi. Kerimo, Süryanilere yönelik suçlamaları sadece tarih kitaplarında yer alan iki sayfadan ibaret görmemek gerektiğini, Hıristiyanlar ve azınlıklara karşı olan ırkçı kafatasçı anlayışın kökünden sorgulanması gerektiğini söyledi.

MEB tarafından okutulan tarih kitabında, Süryanilerle ilgili yazılanları okuyunca neler düşündünüz?

Doğrusunu söylemek gerekirse, hiç şaşırmadım! Çünkü bu yazılanlar, zaten Cumhuriyet öncesi ve sonrası Süryanilere karşı hayatın her alanında yıllardır uygulana gelen devlet politikasının bir dışavurumudur. Bu ülkede doğup büyüyen bizler, bu ırkçı-İslamcı kırması tedrisatla eğitilen ve yalan masallarla şekillendirilen Türkiye toplumunda kuşaklar boyunca aşağılandık, horlandık, küçük düşürüldük, ayrımcı uygulamalarla dışlandık, sokak ortasında veya köşe başlarında dövüldük ve yeri geldiğinde de kurşunlandık.

Bu konuyu, sadece bir tarih kitabında yer alan Süryanilerle ilgili iki sayfalık sorun olarak görmemek gerekir. Bu soruna, böyle dar bir çerçevede baktığınız zaman, o iki sayfadaki formülasyonu değiştirdiğinizde mesele çözülmüş mü olacak? Kuşkusuz, hayır! Öyleyse, soruna nasıl yaklaşılması gerektiği çok önemlidir. ‘Belirleyici olan, her zaman nereye bakıldığı değil nereden bakıldığıdır”, demiş Chardin. Bana göre temel sorun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gayrı Müslimlere reva gördüğü vatandaşlık anlayışı ve bu anlayışın arka planındaki ideolojik çimentodur. Bu zihniyetin kendisi, yani kafatasçı anlayış kökünden sorgulanmadan bu yazılan saçmalıkların neden ortaya çıktığını kavramak maalesef mümkün değildir. Mustafa Kemal döneminde Adalet Bakanlığı (1924-1930 yılları) yapmış olan Mahmut Esat Bozkurt’un bir konuşmasında sarf ettiği, “Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” şeklindeki sözleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi ‘ötekilerine’ karşı bakışını zaten açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yazılanlar konusunda genel anlamda neler söyleyeceksiniz?

Bir kere, yazılanlardan önce yazan kadro dikkatimi çekti. Bunların içinden bir Profesör (Mehmet Çelik), bundan bir kaç yıl önce bir röportajda, ‘1915’te bir tek Süryani’nin bile burnu kanamadı’, demişti. Bu yaklaşım tarzı, daha düne kadar Kürt kelimesi için ‘karda yürürken çıkan kart, kurt seslerinden kaynaklanıyor’ bakışı ile tıpatıp aynıdır. Bunları yazanlar da ‘Profesör’dü.

Oysa, gerçekler profesörleri yalanlıyor! Sadece kendi ailemin durumuna bakmak bile yeteri kadar açıklayıcı olabilir: Benim dedem 1915’te 12 yaşındaydı ve babasının nasıl vahşice öldürüldüğünü kendi gözleriyle görmüştü. Bizzat devletin nüfus dairesinden aldığım mühürlü Aile Nüfus Kayıt Örneği’nde, ölüm tarihleri kayıtlara 1915 olarak geçmiş sayısını hatırlayamadığım kadar çok akrabam var. Bir tek ailede durum böyleyse, bütün Süryaniler açısından durumun ne olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Süryanilere ilişkin bu yalan ve demagoji dolu sayfalar tam da bu inkarcı zihniyetle yazılmıştır. Tarih kendi gerçekliğinden koparılarak tahrif ediliyor ve genç kuşaklar önyargılarla dolu bir zihniyetle terbiye edilmek isteniyor.
Kitapta doğru olan bir tek cümleye dahi rastlamak neredeyse mümkün değildir. Mesela, ‘Ermenilerin Süryaniler üzerindeki etkisi nedeniyle Süryani nüfusu hızlı bir şekilde azalmaya başladı’ cümlesiyle hem gayrı Müslim halklar arasında düşmanlık yaratılmaya çalışılmakta hem de Süryani nüfusunun gerçekte katliamlar ve zoraki göçler nedeniyle azaldığı gizlenmek istenmektedir.

‘Lozan Antlaşması’na göre Süryaniler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayıldılar’ iddiasıyla aslında Süryanilerin, Cumhuriyet süresince hem Ermeni ve Rum halkları gibi azınlık statüsünde sayılmadıkları hem de devlet memuru katında sıradan bir çöpçü dahi kabul edilmedikleri gerçeği saklanmaya çalışılmaktadır.

‘Süryani göçü, ekonomik nedenlerle son yıllarda artmıştır’ cümlesiyle, 12 Eylül faşist cuntası sonrası Süryanilerin yoğun olarak yaşadıkları Turabdin bölgesi bizzat ordu tarafından estirilen terör, köy korucularının uyguladığı zulüm ve işbirlikçi Kürt ağalarının Süryani köylülerine karşı yürüttüğü acımasız talan hareketleri gizlenmek istenmektedir.

Kitapta ayrıca, 1915 ve 1924 olayları birbirine karıştırılarak yazılmış. Okuyan kişinin bir şey anlamaması için maksatlı olarak böyle kaleme alınmış olsa gerek. Zaten onların amacı, ‘Süryaniler düşmanla işbirliği yaptılar’ iddiasını okuyucuya benimsetmek. Uğur Mumcu bir zamanlar, Kürtler söz konusu olduğunda Mustafa Kemal ve yanındaki lider kadrosu her Kürt ayaklanmasından İngilizleri sorumlu tuttu, diye yazmıştı. Gayrı Müslimleri de ‘dış güçlerin kışkırtmalarına kanarak ülkeye ihanet etmekle’ suçlamak resmi tarih yazan kalemşörlerin büyük bir haz duyarak sarıldığı bir ‘iddia’ olmuştur.

Sizce, böyle bir tarih kitabının genç kuşaklar üzerinde ne tür etkileri olabilir?

Ders kitapları, Türkiye gibi sözde demokrasinin olduğu bir ülkede ciddi ve kapsamlı bir şekilde ele alınması gereken büyük bir sorundur. Ancak bu, yeterli değildir. Türkiye’deki iktidar kurumlarının tümünün, yani iktidar yanlısı basın yayın organlarının, ordunun ve emniyet güçlerinin, devlet organlarının, bürokrasinin, Türk Tarih Kurumu’nun vb. hepsinin ‘gayrı Müslim’ halklar konusunda bir zihniyet değişikliğine ihtiyacı var. ‘Vatandaş Türkçe konuş’ kampanyaları, azınlık vakıflarının yasadışı ilan edilmesi, Varlık Vergisi, 5-6 Eylül olayları, toplum içinde yaygınlaştırılarak kanıksanır hale getirilen ‘gavur’ sözcüğü, azınlık karşıtı deyim ve atasözleri, ‘dış gavur’un intikamını ‘iç gavur’dan alma hesapları gibi yığınlarca örnek düşünülerek; bu meseleye bütünlüklü yaklaşan bir bakış açısına sahip olmadan bu sorunun kesinlikle bitmeyeceğini kavramak gerek.

‘CEHENNEME GİDECEKSİNİZ’

13 yıldır Türkiye kökenli öğrencilerimin de olduğu bir lise’de, sosyoloji ve iktisat derslerinde eğitim veren bir hocayım. Bir gün bir Türk öğrencim bana gelerek, ‘Hocam, sizin için çok üzülüyorum’, dedi. ‘Neden, kızım’ diye sorunca, ‘Hocam, siz ölünce cehennemde yanacaksınız. Oysa siz çok iyi bir insansınız’ dedi. Bu sözcükler, basit gibi gözükebilir ancak bir o kadar da düşündürmeli bizleri. Çünkü bu kız, Türkiye’de doğmuş, büyümüş ve okula gitmiş bir genç. Gerek ülkedeki eğitim kurumları gerek İsveç’te faaliyet yürüten çeşitli tarikatlar aracılığıyla beyinleri bir takım hurafelerle doldurulmuştur. Gayrı Müslim’i kafir ve hain olarak gösteren bir eğitim sistemiyle yetişen bir gençten daha farklı düşünmesini bekleyemezsiniz.

Önyargılar, bilgisizlik ve korkular üzerine inşa edilir. Bunlar daha çok, farklı etnik kökene ve dine sahip insanlara karşı ‘ötekileştirme’ faaliyetinin birer parçasıdır. Bu uygulamaya maruz kalanların yaşadığı travma, ömür boyu izini sürdürür. Bunun sonucunda mahalle arkadaşlarınız tarafından ansızın dayak yersiniz; ‘gavur’ olduğunuz için din dersinde ayrımcılığa maruz kalır ve horlanırsınız; sünnet olup olmadığınız ‘kontrol’ edilmek istenir; Süryani olduğunuz öğrenildiğinde ‘hadi canım, olamaz!’ diye afallayıp şapşallaşan dostlarınızın tepkisine içiniz yanar; bir devlet kurumuna işiniz düştüğünde kimlik cüzdanınıza bakıp ‘Hıristiyan’ kelimesini görünce gülümseyen o insanın yüz ifadesindeki değişimi fark edersiniz; ve belki de en önemlisi, hayallerinizi hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğinizi bilmenin burukluğuyla açık bir cezaevinde tutsak yaşamaya ömür boyu mahkum olduğunuzu kabullenmekle karşı karşıya kalırsınız. Süryaniler, bu topraklarda yaşayan bütün halklarla eşit ve özgür bir kardeşlik temeline dayalı bir hayatı paylaşmak istiyor. Kardeşçe, barış içinde ve yan yana yaşayarak! İnsanların Türkçe dinlerken duygulandığı, Kürtçe dinlerken sevdalanıp Süryanice dinlerken aşık olduğu bir başka Türkiye mümkün! (Stockholm/EVRENSEL)

FEYYAZ KERİMO KİMDİR?

Feyyaz Kerimo’nun gençlik yılları Türkiye’de sağ-sol kutuplaşmasına denk gelir. 70’li yılların ikinci yarısında, devrimci gençliğin anti-faşist mücadelesinin içinde yer alır. 1981’in son gecesi politik nedenlerden dolayı ülkeden ayrılmak zorunda kalır. Mülteci olarak ilk önce Viyana, daha sonra da Stockholm’de yaşamını sürdürür. Stockholm’de 1982-1991 yılları arasında, çeşitli yelpazelerden Türkiyeli solcuların yer aldığı Stockholm Türkiyeliler Dayanışma ve Kültür Derneği’nde 9 yıl yöneticilik yapar. Stockholm Öğretmen Yüksekokulu’nu bitirerek lise öğretmeni olur. Yıllardır bir lisede, iktisat ve sosyoloji derslerinde hocalık yapmaktadır. Eğitimde uyguladığı pedagojik yöntemlerde göstermiş olduğu başarılardan dolayı, İsveç Kraliyet Akademisi tarafından 2006 yılında İsveç’te ‘Yılın Öğretmeni’ seçilir. Ödülünü, düzenlenen törende veliaht Prenses Vicktoria’dan alır.

evrensel.net / 2011-10-16

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen